Fil Dergisi Mart 2015 Sayısında yayımlanan yazım…
Hapishanede kadın, çocuk, erkek olmak…Daha doğrusu insan olmak, Nazım ustanın dediği gibi hakikaten zor zenaat! Beton ve demirden ibaret soğuk koridorları, insanın üzerine kapanan ağır demir kapılarıyla, gökyüzünüzü demir kafeslerle parçaladıkları pencereleriyle hapishane sadece sosyal varlık olan insanın değil, tüm canlıların doğasına aykırı…
Sekiz yıllık tutsaklığın ardından hapishanede kadın olmak üzerine yazmak için oturduğumda, önce aklıma tutuklandıktan sonra geçici olarak konulduğum Paşakapısı Hapishanesi’ndeki adli kadınlar ile 8 Mayıs 2014’de tahliye olduğumda ardımda bıraktığım hapishane arkadaşlarım geldi…
Her ne kadar 1996 yılında Bayrampaşa Hapishanesi’nde 6 ay zorunlu ikamet etmiş olsam da, Paşakapısı Hapishanesi’nde işlemler yapılıp da sabaha karşı “revir” dedikleri Viktor Hugo’nun Sefiller romanından fırlayıp gelmiş o sefalet yuvasına adımımı atar atmaz neye uğradığımı şaşırmıştım.
O nasıl bir yerdi öyle? Nasıl bir sefalet hüküm sürmekteydi İstanbul’un merkezinde? İnsan, insalık nereye gitmişti?.. Bir biri ardına sıraya giren sorular yanıtlarını isterken daha sonra memleketin dört bir tarafındaki hapishanelerden Adli Tıp’a götürülmek için getirilmiş kadınlara yaşatılan eziyetin korkunçluğuna tanıklığımla şok oldum! Bırakalım hasta bir insanın orada ortalama sağlıklı yaşayabileceği koşullara sahip olmasını, her bakımdan sağlıklı bir insanın bile kısa sürede kafayı yiyebileceği bir yerdi! Ve genellikle akli dengesi yerinde olmayan gördüğü şiddet karşısında eşini, imam nikahlı kocasını, tecavüz eden komşusunu, annesini öldürmüş kadınlar ile sevgili uğruna uyuşturucuya bulaşmış, hırsızlık ve gasp suçları ile kadın satıcısı kadınlar bir aradaydı… Kapatıldığımız bu pislik içindeki sefalet yuvasında uyumak ne mümkün! Sabah olup da koğuş sakinleri uyandığında, o sefalet yuvasında bile birilerinin diğer mahpuslar üzerinde kurduğu hakimiyeti, kimin koğuş anası, kimin yamakları olduğunu çabucak görüp, anlıyorsunuz.
Her bir kadına dokunduğunuzda eliniz yanıyor…Öyküleri kadına yönelik şiddetin değişik biçimleriyle dolu ve sonuç malum… Cinayetin ardından hapishane… Sonra Adli Tıp! Sonra yeniden bir biri ardına açılan memleket hapishaneleri… Şayet dişliysen ve ailen arkanda duruyorsa koğuş anası olamasan da, nisbeten ezilmeden, horlanmadan yaşayabilirsin. Ama değilsen… O zaman gelsin her çeşit sefalet, baskı, horlanma, aşağılanma, sağlık sorunları…Hapishane idareleri insan muamelesi yapmaz mapusa, güzelsen alımlıysan gardiyanların gözleriyle başlayan tacizler koşullara göre farklı biçimler alabilir…Kendini erkeğe sunmak üzere şekillenmiş bakış açısı çoğu kez bir gardiyan ya da müdür ayarlayarak gemisini yüzdürmek üzere yönlendirir adli kadın tutukluları.
Çocuğuyla birlikte mupusa düşmüşse, o zaman mupusluk hayatı daha bir çekilmez olur kadının… Adli koğuşlarda çoğunlukla başkalarının haklarına saygı göstermek, insanların hassasiyetlerini dikkate almak, koğuş düzeni için bazı kurallar koymak istisnalar hariç oldukça zor, hatta imkansız bir iş. İlişkiler daha çok parası ve gücü olana göre belirlenir oralarda. Kurulan dostlukların düzeyini de paranın gücü belirler. Bütün bunlara tek başına yaşamanın, ayakta durmanın yarattığı sorunları eklemeliyim. Adli kadın tutuklu ve hükümlülerin hapishanelerde hak alma, bazı temel haklarını talep etmek diye bir haklarının koşullarının olmadığı gerçeği de işin tuzu biberi olur her halde!..
Gebze Hapishanesi’nde yıllarımı geçirdim… Hapishane sevilir mi sorusu, dışarıdakilere çok absürd gelebilir. Ama biz Gebze’de kendimize güzel bir dünya kurmuştuk. O dünyada neler yoktu ki! Kadın dayanışması, dostluk, yoldaşlık, arkadaşlık, insanlık temel davranış ve duygularımızdı… Ama bütün bunların tersi durumlarla da karşılaştık elbette… Fakat Gebze’nin o koca demir kapısından adımımı atıp, ailemin kollarına kendimi bıraktığımda…Ardımda bıraktığım dostlarımı, arkadaşlarımı asla unutmayacağıma dair kendi kendime bir söz verdim. Gittiğim her yere onları da götürmeye, bütün güzelliklere onların gözleriyle de bakmaya çalıştım, çalışacağım. Çünkü biz betona ve demire inat bütün zorluklara, yoksunluklara rağmen o zulümhanelerde güzel yanları ağır basan bir yaşam kurmayı başardık.
Elbette hapishanede kadın olmanın çok değişik yüzleri var. Kısa bir yazıda bütün bunları paylaşmam mümkün değil. Ama hiç değilse küçük başlıklar ya da cümleler halinde siyasi kadın tutsakların hapishanelerde kurdukları yaşamı özetlemek istiyorum.
Her koğuş maddi durumuna göre bir ya da bir kaç günlük gazete alırdı. Ertesi gün ise aynı koridorda bulunan koğuşlar gazetelerini değiştirirdi. Böylece günde bir kaç gazete, hatta 5-6 günlük gazeteyi takip edebilirdik.
Bir çok kadın arkadaşın hapishanede okuma yazma öğrendiğine tanık oldum. Ayrıca, Kürt kadın arkadaşlar koğuşlarda Kürtçe okuma yazma kursları veriyorlardı. Yaşlı yaşlı annelerin ellerinde Kürtçe kitap heceleyerek okumaya çalışmaları, mektup yazmaları kesinlikle görülmeye değer tabloların başında gelir.
Kadın mahpuslarda yazmaya yönelim erkeklere oranla nisbeten düşük olsa da, hapishaneler kadın yazarların, şairlerin yetişmesinde önemli bir mekan. Dışarıda yapmaya fırsat bulamadığınız çalışmaları hapishanede yapmanın koşulları hayli fazla. İstediğiniz kadar okuyabilir, yazabilirsiniz. Yeterki bu alana ilgi duyun. Ancak okuma ve yazma için koşullar hayli elverişli olmasına rağmen, genel olarak siyasi kadın tutsakların bu konularda pek mahir olduğu söylenemez. Onca koğuşda, onlarca kadın kalmasına rağmen, zamanının önemli bir kısmını okuyarak ve yazarak geçiren kadın sayısı oldukça az olması önemli bir sorun.
Tutsaklığım boyunca kadın aydınlanmasında hapishanelerin bir merkez olduğuna tanık oldum. Kandıra 2 Nolu T Tipi Hapishane’de kısa süreli koğuş arkadaşlığı yaptığım genç kadınlara yönelik kısa bir eğitim programı da uygulamıştık. Yine Gebze Hapishanesi’nde PKK, MLKP ve TKP/ML’den kadın arkadaşlarla “Kendinden Başlamak” başlığı altında aylara yayılan anlamlı bir toplantılar dizisini de gerçekleştirmiştik.
Bütün bu süreçlerde gördüm ve yaşadım ki, siyasi kadın tutsaklarla, erkeklerin devlet tarafından farklı hapishanelerde konumlandırması, kadın tutsaklar bakımından oldukça yararlı olmuş. 19 Aralık katliamı öncesinde karma hapishanelerde kadın siyasi tutsaklar her bakımdan erkeklerin inisiyatifine göre hareket edip, konumlanıyorlardı. Her çeşit sorunda erkek temsilciler karar veriyor, kadınlara ise uygulamak düşüyordu. Belki bazı gruplar bakımından bugün de durum eski tarzda yürüse de… Bir çoğu bakımından durum farklılaşmış. Kadın mahpuslar kendi yaşamlarını kendileri düzenliyorlar, idareyle görüşmeleri bizzat yapıyorlar. Bu durum kadın tutsakların inisiyatiflerinin gelişmesini sağlamış. Dolayısıyla devletin baskısı ve zulüm politikalarının bir parçası olarak uygulamaya konulan bu durum, siyasi kadın tutsakların sadece kadınlar olarak devletle karşı karşıya gelme, inisiyatif koyma, kendi yaşamını kurma vb. konularında oldukça yararlı olmuş. Her şey bir yana hapishane zaten her şeyiyle erkek. Buna bir de erkek yoldaşlarının hakimiyeti eklenince durum kadınların gelişimi bakımından daha bir zorlaşıyordu.
Hapishanede kadın olmanın bir diğer güzel yüzü de, yaşadığı yeri güzelleştirme çabası…Kuş yemlerinden ayıklanan tohumlarla, sebze kantininden gelen bazı meyve ve sebzelerden alınan tohumlarla hapishane havalandırmalarında bir vaha yaratma çabası kadınlarda hakikaten farklı oluyor. Bazı hapishanelerin idareleriyle girilen irade savaşında eninde sonunda kadınlar kazanıyor. Kandıra Hapishanesinde meyve ve sebze atıklarından yaptığımız toprağı aylık rutin aramada gardiyanlar alıyordu, biz yenisini yapıyorduk. Yoğurt kutularına ektiğimiz tohumlar boynunu topraktan kaldırır kaldırmaz elimizden alıyorlardı. En sonunda beton duvarda açtağımız küçücük deliklerde sarmaşık ve akşam sefası tohumlarını yeşertmeyi başarmış ve onları koparmalarını önlemiştik…
Hapishanede arkadaşından, dostundan yana hayal kırıklığı yaşamak ve hapishane çaresizliği öyle sanıyorum ki, hapishanede olmanın en berbat, kötü hallerinin başında geliyor. Yanı başımda iki arkadaşımdan birisi babasını, diğeri de annesini kaybetmişti…Bunun nasıl bir şey olduğunu anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Birinde bir kadın çığlığıyla neye uğradığımızı şaşırmış ve mazgala koşmuştum. İnsanın tüylerini diken diken eden, hapishane duvarlarını donduran o çığlığın nedeninin adli kadınlardan birinin görüş kabininde babasının ölüm haberini alması olduğunu söylemişti gardiyanlar …İşte böyle!
Bir de dört duvar arasında sevdiğinin seni aldattığı, terkettiği haberini almak var. Dışarıda olup da yıllarca içerideki sevdiğini bekleyen bir çok kadın arkadaşla karşılaştım. Ama erkekler söz konusu olduğunda, emin olun sayı neredeyse yok denecek kadar az. Nedense erkeklerin yürekleri başka sevgilere daha bir açık oluyor, yaralarını çok çabuk sarmayı başarıyorlar… Vefanın, geçmişe saygının erkekler uykudayken onları terkettiğine tanık oldum. Ve bunun içerideki kadın mahpusu nasıl sarstığını, çaresizleştirdiğini gördüm.
Paha biçilmezdir zor zamanların dostluğu. Bir kaç metrekareye sıkıştırılmış hayatın bütün zorluklarını paylaşmak, o zorluklardan güçlenerek çıkmak kurduğunuz dostluklarla mümkün olur. Lakin zor zamanlarda da insanlar her zaman insan kalmayı başaramayabilirler… İnsanların bir kaç metrekareye sıkıştırılmasının da etkisinden olsa gerek kırgınlıklar, dargınlıklar da mahpusları pek sık ziyaret ederler… İşte o zaman o dar mekan biraz daha dar gelmeye başlar insana. Duvarlar daha bir yükselir, parmaklıkların arasındaki boşluk biraz daha azalır. Öyle ya da böyle hapishanede kadın olmanın, insan kalmanın zorlukları da, koşulları da hayli fazla. Sorun bireyin hangisini seçtiğinde…
Şimdi önümüz 8 Mart! Eminim ki, şu an koğuşdaşlarım, hapishanelerdeki tüm siyasi kadın tutsaklar çoktan 8 Mart hazırlıklarına başlamışlardır… O gün en güzel elbiselerini giyerek hapishane avlularından paylarına düşen bir avuç gökyüzüne salacaklar şen kahkahalarını, tilililerini, türkü ve marşlarını. 8 Mart’ın özgürlüklerine açılan bir yol olması dileğiyle, kadın mücadelesinin enternasyonal günü 8 Mart tüm kadınlara olsun!