Aşağıdaki yazıyı 1992 bahar sonu, yaz başında kaleme aldım. Daha sonra bu yazımla birlikte başka yazılarım da, Doğru Seçenek’in Marat 1993 13. sayısında yayınlandı. Yazılarımı toparlama, bir bakıma kişisel arşivimi oluşturma konusunda girdiğim bu çaba, beni o yıllara götürdü ve bir arkadaşımda Seçenek’in 13. sayısını görünce 1989 yılından başlayarak kadın sorunu, özgürleşmesi konularındaki yoğunlaşmam ve bütün bu süreçlerde yazdığım ve ulaşabildiğim yazılarımı bir araya toplamanın hem kendi bakımımdan, hem de paylaşmak bakımından yararlı olacağı fikrinden hareketle burada yer vermeye karar verdim. Yeniden o yıllara dönmek, aynı zamanda bu konularda fikirlerimdeki değişiklikleri ölçmek bakımından da yararlı bir çalışma olacak benim için. Ancak hemen belirtmeliyim ki, o yıllarda kaleme aldığım yazılara bugün de büyük bir oranda katılıyorum. Hiç kuşkusuz kavrayışım, okumalarım sonunda bazı konularda bir değişim yaşadım. Ancak bu değişimin öze dair olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Belki bir gün bir kez daha başa dönerek aynı konularda yazabilirsem, o zaman fikirlerimdeki değişim daha bir net ortaya çıkacaktır. Günlerdir akşamları yeniden dizdiğim yazı beş bölümden oluşuyor. Bölümler halinde ayrı sayfalar şeklinde yayınlamak daha yararlı olur, okumayı kolaylaştırır diye düşünüyorum. Dilerim yanılmamışımdır. Merak edip okuyanlara, iyi okumalar…
GİRİŞ
Toplumsal altüst oluşların yaşandığı anlarda, hep önde olan, barikatlarda savaşan, barbar savaşlarda en ağır bedelleri ödeyen, erkek nüfus yeterli olmadığında ya da işçi ücretlerinin düşük tutulması planlandığında emek pazarına sürülen, erkek işçiye rakip edilen, savaşta bozulan nüfus dengesini düzeltmek için çocuk doğuran, her başarılı erkeğin arkasında olduğu düşünülen; ancak istisnalar dışında bir türlü öne çıkamayan, çifte kölelik halkasını yüzyıllardır boynunda taşıyan; karnından sıpası, sırtından sopası eksik edilmemesi gereken, kısacası her zaman en kötüsüne layık görülen kadınlar; çeşitli dönemlerde kendilerini ve toplumsal değer yargılarını da sorgulayarak, kendi kurtuluşlarının yollarını tartışmışlardır. İlk sorgulayanlardan Olympe de Gouges, 1793’de Kadın Hakları Bildirgesi’nin 1. Maddesinde şunları söylüyordu:
“Bütün kadınlar hür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahiptir. Bütün politik kurumların amacı kadınların ve erkeklerin doğal ve vazgeçilmez haklarını korumaktır… Ulus kadın ve erkeklerden oluşur… Yasa genel iradenin ifadesidir: Kadın ve erkek tüm yurttaşların kişisel olarak a da temsilcileri aracılığıyla onun oluşumuna katılma hakkı vardır.” (1)
Toplumda kadının konumu, toplumsal yaşama katılımının önündeki engeller irdelenip sorgulanırken, çeşitli çözüm yolları da ileri sürülmüştür. Kuşkusuz, kadının toplumdaki yerinin sorgulanması, sorgulayanların dünya görüşlerinden ayrı ele alınamaz. Proletarya ile burjuvazi arasında süregelen sınıf çatışmasında, proletarya kendi dünya görüşü ve çıkarları temelinde, burjuvazi de kendi düny görüşü ve sınıf çıkarlarına dayalı olarak olayları ele alıp yorumlamışlardır. Proletarya kadının kurtuluşunun yolunu sunarken, burjuvazi de, çeşitli biçimlerde allayıp pulladığı çözümsüzlük önerilerini piyasaya sürmüştür. Elbette dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları kendi saflarına kazanmak; proletarya için de, burjuvazi için de, savaşın sonucunu kendi lehlerine çevirmekle eş anlamlı olacaktır.
Kadının kurtuluşu sorununa en iyi yanıtı Bolşevikler Ekim devrimiyle birlikte programlarını yürürlüğe koyup hayat vererek, proleter ideolojinin kadın sorununa çözüm ve teorilerinin doğruluğunu kanıtlamışlardır. 1917 ekim devriminin hemen ertesi gününde, kadını aşağılayan, ikinci sınıf insan konumunda tutan her türlü gerici yasa değiştirilmiş ve dünyada ilk defa kadın ile erkek arasında bütün yasalarda eşitlik sağlanmıştı. Engels’in deyimiyle:
“…erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin özel niteliği, bu iki cins arasında gerçek bir toplumsal eşitlik kurma zorunluluğu ve bunun yolu, bütün bunlar, kendini ancak, erkekle kadın tamamen eşit hukuksal haklara sahip oldukları zaman apaçık göstereceklerdir. O zaman görülecektir ki, kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve bu koşul, karı-koca ailesinin, toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir.” (2)
Sovyetler Birliğinde kadın Ekim devrimiyle “kadının kurtuluşunun ilk koşulu”nu elde etmiştir. Ancak, asıl zor yanı bu aşamadan sonra başlıyordu. Savaşın yıkımları, emperyalist devletlerin kuşatması, zor ekonomik koşullar ve en önemlisi de, yüzyıllardır kitleleri etkisi altında tutan, kadını köleleştiren toplumsal değer yargılarına karşı savaşım gibi büyük ve zor görevler Bolşevikleri bekliyordu.
Dünya o günden sonra da önemli altüst oluşlar geçirdi. Ancak, kadın sorunu bugün de tartışılıyor, kadının kurtuluşunun orunları yine gündemde. Kapitalist-emperyalist sistemde kadın mücadeleleri ve toplumsal mücadeleler, önemli reformların gerçekleşmesinin birer kaldıracı oldular. Sovyet deneyiminin devamı sağlanamadı. Ve nihayet revizyonist diktatörlükler iflas bayraklarını bir biri ardında göndere çektiler. Tüm bu başarısızlıkların faturası da, kitleleri uyutmanın birer aracı olarak, egemen sınıflar tarafından Marksizm-Leninizm’e, sosyalizme, komünizme çıkarıldı. Ancak, kadın sorunu, sınıflar arasındaki savaşımın gündeminde kalmaya devam ediyor. En gelişmiş emperyalist devletlerde, kadın sorunu tüm belirginliğiyle yaşanıyor. Bir süper güç olma yolunda ilerleyen, sözüm ona demokrasinin ve özgürlüğün olduğu Almanya’da iş bulabilmek için, kadınlar mecburen “kendi istekleriyle” kısırlaştırılmayı kabul ediyorlar. Proletarya ile burjuvazi arasında var olan uzlaşmaz karşıtlığın sesi buradayım diye Almanya sokaklarında yankılanıyor. Bu mu refah devleti, çağdaşlık, dercesine ABD kentlerinde siyahlar ayaklanıyor. Sınıf mücadelesinin henüz bitmediğini ispatlamak istercesine kara Afrika’nın bağrında yeni tomurcuklar filizleniyor. Etiyopya devriminde kadınlar; bir kez daha onlar olmadan devrimin gerçekleşemeyeceğini tüm dünyaya gösteriyorlar. Dünya komünistleri M-L’in saflığını koruma ve yaygınlaştırma savaşını her türlü saldırıya, alçaklığa karşı veriyorlar. Ezilenlerin ezenlere karşı savaşımı sürüyor, bu savaşımda proleter, emekçi, genç kadınlar da yerlerini alıyorlar. Ancak, burjuva değer yargılarının lanse ettiği; fedakar anne, fedakar eş imajını bir kenara bırakmayı henüz başaramadılarsa yine de, kendilerini, kişiliklerini ve siper arkadaşlarını sorgulamaya başlamaları önemli bir adım olarak görülmelidir.
Bugün, Türkiye ve Kürdistan’da devrimciler, komünistler kadın sorununu çeşitli yanlarıyla tartışıyorlar. Ancak, pratikte gelişme çizgisi oldukça zayıf. Eylem alanlarında özgürlüğü, eşitliği yaratmayı başaran kadınlar, eylem sonrasında sessiz-sedasız eski konumlarına çekilerek, adeta ölü sessizliğine gömülüyorlar. Tam da bu koşullarda, Hareketimiz önemli bir anı yakalamayı başardı. Bugün, gündemde olan orunları tartışıp çözüm oylarlını üretmeyi hedefliyoruz. B anı çok iyi değerlendirmek zorundayız. Türkiye ve Kürdistan tarihinde ilk kez, bir komünist örgüt Komünist Kadınlar Konferansı’nı toplamak üzere yola çıktı. Bu yolculukta, siper arkadaşlarımızdan istediklerimiz, önümüzdeki engellerin temizlenmesinde yoldaşça danışmaları ve değişimden paylarına düşenleri gocunmadan kabul etmeleridir. Geleceğin yeni insanını, yeni kadın ve erkeğini birlikte yaratıp, yeni toplumu birlikte inşa edeceksek, bu görevi layıkıyla yerine getirmek bilinciyle hareket etmelidirler. Kadın yoldaşlarımız bu anın görevlerini eksiksiz yerine getirebilmek için, kendilerini acımasızca sorgulamalı, görevlere dört elle sarılmalıdırlar. Çünkü bu an, önemli oranda kendi kendimizi sorgulamanın ve değiştirmenin anahtarını bize verecektir. Bu bakımdan her bir yoldaşın, kadın-erkek ayrımı yapmaksızın tartışmalara aktif olarak katılmaları oldukça önemli. Bazı sorunlar çokça tekrar edilmiş olsa da, Hareketimizin tarihinde, ilk defa bir K.K.K yapılıyor olması nedeniyle, bir çok sorunun kapsamlı ve yeniden tartışılmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Böylece, tüm görevlerin en sonuna eklenen kadın soru, örgütlenmesi ve kurtuluş mücadelesinin problemleri ilk kez, kendi başına bir sorun olarak Hareketimizin tarihine kendisini yazdırma başarısını sağlamış bulunuyor.
İnsanlık yüzyıllardır süregelen kadının “yazgısını” çeşitli biçimlerde açıklamaya çalıştı. İdealizm, kadının Adem babanın eğe kemiğinden yaratıldığı, kadın ve erkeğin ta varoluştan itibaren eşit olmadıklarını ve hiçbir zaman da eşitliğin sağlanamayacağını ispatlamaya çalıştı/çalışıyor. Materyalizm ise, “hiçbir şeyin mutlak olmadığı, mutlak olanın yalnızca değişim” olduğu temel teziyle, insanlık tarihini açıklamanın anahtarını bizlere sundu. Kuşkusuz biz de bu anahtarla kadının bugüne kadar olan tarihini bilimsel araştırmalara dayanarak açıklamaya çalışacağız.
Erkek proleterlerle kadının “yazgısı”nda ne kadar çok benzerlik bulunursa bulunsun, kadının işçiden bir noktada ileride oluşunu Bebel şöyle izah ediyor:
“Kadın köleleşen ilk insani yaratıktır. Kadın, köle var olmadan önce köle olmuştur.” (3)
Biz öncelikle insanın kavrayışının göreceli olmasından yola çıkıyoruz. Bilim ve tekniğin gelişimi, insanlığın geçmişte açıklayamadığı birçok olgunun aydınlatılmasında önemli etkilerde bulunmuştur. Tarihe, olaylara bilimsel bir yaklaşımla kadının “kadınlık yazgısı”nı en iyi şekilde açıklayabiliriz. Olaylara, hayata materyalist yaklaşımın büyüklüğü, kendisini en iyi şekilde hiçbir şeyin mutlaklaştırılmamasında gösterir. Morgan 30 yıllık çalışmasının ürünü olan Eski Toplum’da, bu gerçeği şu sözlerle ifade ediyor:
“…zaman içinde yeniden gözden geçirilmesi gereken geçici görüşler.” (4)
Ancak, aradan geçen yüzyıla ve onlarca yıla rağmen, ne Morgan’ın ESKİ TOPLUM’u ne de Engels’in Eski Toplum’u temel alarak yazdığı; AİLENİN ÖZEL MÜLKİYETİN VE DEVLETİN KÖKENİ adlı eserleri eskidi. Onlar, insanlığın ve kadının evrimini açıklamada temel kaynaklar olmaya devam ediyorlar. Aksi kanıtlanmadıkça da bu böyle olacaktır. Biz de, özellikle kadının evrimini anlatırken, bu iki ekere dayanacağız ve zorunlu olarak onlardan aktarmalar yapacağız.
-I-
VAHŞETTEN UYGARLIĞA
Mark, insanlığın tarihini açıklamaya çalışırken,ö ncelikle insanların, bu tarihi yapabilmeleri için yaşamaları gerektiğini önemle vurgulamıştır. Yaşamak için de, insanların yemek, içmek, barınmak, giyinmek vb. maddi ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. Ve “ilk tarihsel olgu”yu da “bu gereksinimlerin sağlanmasını elverişli kılan araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de insanları yaşamda tutmak için gün be gün, saat be saat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir olgu, temel bir koşuldur.” Sözleriyle açıklar. (5)
Morgan, Marks ve Engels’le otuz yıllık bir çalışmanın sonucunda aynı noktada buluşmuştur. Engels de Morgan’ın ürünlerini Marks’ın teorisiyle birleştirerek, O’nun özsel olarak betimlediği biçimsel değişikliklere yol açan ekonomik nedenleri ortaya koyarak açıklamıştır.
Morgan, insanlığın gelişim evresini üç döneme ayırır. İlk iki dönemi de kendi içerisinde üç bölüme ayırarak inceler. Bu incelemelerde dönemlere damgasını vuran; üretim aletlerindeki gelişme, keşifler ve buluşlar olmuştur. Bu noktadaki amacını Morgan şöyle açıklar:
“Benim amacım, bu birden fazla gelişme çizgisi ve ardışık etnik dönemlerden geçerek oluşan; ayrıca, buluşlar ve keşiflerle, yönetim, aile ve mülkiyet fikirlerinin gelişmesiyle kendisini ifade eden insanlığın ilerlemesini açıklığa kavuşturacak bazı kanıtlar sunmaktır.” (6)
İnsanlığın değişim evrelerini Morgan bu yaklaşımla şöyle açıklıyor:
Birinci evre Vahşet ya da Yabanıllık dönemidir. Bu dönem de kendi içerisinde ilk, orta ve son olmak üzere üç alt evreye bölünmüştür. Her bir evreyi birbirinden ayıran temel öğeler, çeşitli yiyeceklerin bulunması ve üretim aletlerindeki gelişmeler olmuştur.
- a) Eski Yabanıllık Dönemi: Bu dönem, insanlığın başlangıcıyla başlamış ve balık avlama, ateşin bulunmasına kadar sürmüştür. O dönem insanlar, meyve ve bitki kökleriyle besleniyorlardı.
- b) Orta Yabanıllık Dönemi: Bu dönemde insanlar rahatlıkla bulunan balıkla beslenmeyi öğrenmişlerdir. Ateşin bulunmasının da aynı döneme rastladığı belirtiliyor. Böylece insanlar, çok ve kolay avlanan balıkla beslenmenin sayesinde; daha geniş alanlara, ırmak boyları, göl ve deniz kenarlarına yayılmışlardır.
- c) Son Yabanıllık Dönemi: Bu dönem ok ve yayın icadıyla başlamış ve çömlekçilik sanatının bulunmasıyla yerine ikini ana evreye Barbarlığa bırakmıştır.
- a) Eski Barbarlık Dönemi: Çömlekçiliğin bulunmasıyla başlar.
- b) Orta Barbarlık Dönemi: Bu dönem Doğu ve Batı yarım kürelerinde farklı şekillerde gelişmiştir. Bunun nedeni olarak da coğrafi ortam görülür. Batı yarım küresinde sulu tarımcılık, kerpiç ve taş kullanılarak mimariyle; Doğu’da ise, hayvanların evcilleştirilmesiyle başlamıştır. Demirin eritilmesinin bulunmasına kadar sürmüştür.
- c) Son Barbarlık Dönemi: Demirin eritilmesi, işlenmesiyle başlamış, fonetik alfabenin bulunması, yazının kullanılmaya başlamasıyla son bulmuştur. Böylece, artık insanlık yazılı bir tarih bırakacak evreyi yakalamıştır. İnsanlığın gelişim evresi olan Uygarlık’a geçilmiştir.
Uygarlık Dönemi: Fonetik alfabenin bulunmasıyla ve yazılı metinlerin ortaya çıkışıyla başlar. Eski Uygarlık ve Modern Uygarlık olarak kendi içinde iki evreye ayrılır.
Engels yukarıda kısaca özetlediğimiz Morgan’ın düzenlediği sınıflandırmayı şöyle genelleştiriyor:
“…Yabanıllık: Doğa ürünlerinden, onları hiç değiştirmeden yararlanmanın ağır bastığı dönem. İnsan eliyle yapılan üretim, her şeyden önce bu yararlanmayı kolaylaştıran aletlerin üretimidir. Barbarlık: Hayvan yetiştirme, tarım ve insanın faaliyeti sayesinde doğal ürünlerin üretimini arttırmayı sağlayan yöntemlerin öğrenilmesi dönemi. Uygarlık: İnsanın doğal ürünleri hammadde olarak kullanmayı öğrendiği dönem; asıl anlamda sanayi ve ustalık dönemi.” (7)
İnsanlığın bu gelişim evrelerinin her biri, kendi kültürünü, ahlakını yaratmış; yönetim biçimini, toplumsal ilişkilerini ve aileyi belirlemiştir. Bilim, insanlığın başlangıcının Adem ve onun kaburgasından yapılan Havva ile olmadığını; cennet bahçesinde yılanın (şeytanın) kışkırtmalarıyla Havva’nın yasaklanan meyveyi (elmayı) Adem’e yedirmesiyle başlayan bir serüven olmadığını kanıtlarıyla ortaya koyuyor. Kadının “kölelik yazgı”sını da yine ilimsel açıklamalarda buluyoruz.
İnsanlığın her gelişim evresinde, insanlar arasındaki ilişkilerde maddi yaşamın birer tamamlayıcısı olarak; varlık sürdürme, yönetim, dil, aile, din, ev içi yaşam, mimarlık ve mülkiyet ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz bu gelişim evreleri yüzyıllarca süren, geçiş süreçlerinde bir arada bulunan, çok yavaş değişimlerin ürünleri olmuşlardır. Bizim konumuz açısından burada önemli olan aile, mülkiyet ve yönetimin evrimlerindeki önemli değişim noktalarını tespit etmek ve kadının durumundaki değişime olan etkisini belirlemektir. Elbette ev içi yaşam aile örgütlenmesiyle, dinde egemenlik ilişkileriyle dolaysız olarak ilgilidir. Bu anlamda bunların üzerinde özel olarak durmayı gerekli görmüyoruz. Ancak, kısaca da olsa geçerken dine yer vereceğiz ve dinin de kadının evrimiyle bağlantılı olarak nasıl değiştiğini göstereceğiz.
Kuralsızlıktan Kurala Aile
“Aile hareketli öğedir, diyor Morgan, asla duraklama halinde değildir; toplum aşağı bir dereceden daha yüksek bir dereceye geliştiği ölçüde; ‘aile de aşağı bir biçimden dahayukarı bir biçime geçer. Buna karşılık, akrabalık sistemleri hareketsizdir; ailenin zaman boyunca sağladığı gelişmeleri, akrabalık sistemleri ancak uzun aralıklarla sağlarlar ve ancak aile köklü bir dönüşüm gösterdiği zaman akrabalık sistemleri de köklü bir dönüşüme uğrarlar.” (8)
Üretim araçlarının üretim biçimini ve mülkiyet ilişkilerini de belirlemiş, toplumun en küçük hücresi aile de, bu ilişkiler içerisinde şekillenmiştir. Bu gelişimi Engels şöyle ifade ediyor:
“…ailenin ilkel tarih içindeki gelişimi, başlangıçta bütün aşireti kapsan ve içinde iki cins arasındaki evlilik ortaklığının hüküm sürdüğü çerçevenin durmadan daralmasına dayanır…” (9)
Burada, tarihte yaşanmış aile biçimlerine geçmeden önce bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. İnsanın biyolojik evriminin yanı sıra, toplumsal evriminin de bir dinamiği vardır. Kuşkusuz bunu kabul etmek diğer yan unsurların etkileyici özelliklerini ortadan kaldırmaz. Toplumsal değişimin dinamiğinin ne olduğu sorusunun yanıtını Marks’tan üretim, “yaşamın yeniden üretilmesi” olarak alıyoruz. Aynı sorunun yanıtını Engels’de şöyle veriyor:
“Materyalist anlayışa göre, tarihte egemen etken, sonunda, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ama bu üretim, ikili bir özlüğe sahiptir. Bir yandan, yaşam araçlarının beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan nesnelerin, ve bunların gerektirdiği aletlerin üretimi; öbür yandan bizzat insanların üretimi, türün üremesi.”
Evet buraya kadar bir diyeceğimiz yok. Ancak aktardığımız alıntının devamında şu cümleler yer alıyor:
“Belirli bir tarihsel dönem ve belirli bir ülkedeki insanların içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar, bu iki türlü üretim tarafından, bir yandan emeğin, öbür yandan da ailenin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması tarafından belirlenir…” (10)
Engels’in tüm görüşlerini dikkate aldığımızda, yukarıda aktardığımız satırlarda bir çelişki olduğu ortaya çıkıyor. Toplumsal kurumlar ekonomik altyapı tarafından belirlenir. Ailenin gelişim aşaması da bizzat yine üretimin birinci karakteri; yani, maddi yaşamın üretilmesi tarafından belirlenir. Kuşkusuz burada, üst yapı kurumlarının karşı etkisini tartışmıyoruz. Aile insan türünün üretilmesinde kurulan ilişki biçimidir ve bir üst yapı kurumudur. Engels’in “ailenin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması”nın toplumsal kurumları belirlediğini ileri sürmesi görüşlerinin bütünü içerisinde tutarlı bir unsur değildir. Neden sonuç ilişkisi açısından yaklaşıldığında, toplumsal kurumları belirleyen üretim tarzıdır ve insanlar arasındaki ilişkiler de bunun tarafından belirlenir…
Gelelim tarihte var olmuş aile biçimlerine. Atalarımızın ortaya çıkışında tarihsel evrimin o aşamasında dişi ile erkek arasında düzenli, kurala uygun cinsel ilişkiler yoktu. Kısıtlamasız, rastgele ilişkiler egemendi. Ailenin ilk ortaya çıkışı, kan yakınlarına dayanan evlilikle birlikte oldu. Bu aile biçimi; bir grup içerisindeki erkek ve kız kardeşler arasındaki evlenmeye dayanıyordu. Ancak, erkek ve kız kardeş kavramı geniş anlamda bir ifadedir; yani en uzak kuzenleri de kapsamaktadır.
İkinci olarak Punaluan (ortaklaşa) aile: Birden çok erkek kardeşlerin birbirlerinin karılarıyla aynı şekilde kızkardeşlerin de birbirlerinin kocalarıyla evlenmelerine dayanır. Bu aile biçimine geçilmesinin ilk adımı anne-baba ve çocuklar arasında cinsel ilişkilerin yasaklanmasıdır ve ikinci adımda kardeşler arasında cinsel ilişki yasaklanmıştır.
Üçüncü olarak, iki başlı aile (syndyasmian): Bir kadınla erkeğin evlenmesine dayanır. Ancak bunların aynı evde oturmasını öngörmeyen bir aile biçimidir. Bu aile biçimi tekeşli ailenin başlangıç çekirdeği olarak da görülür. Boşanma ise, kadın ya da erkeğin isteğiyle gerçekleşen basit bir işlemdir. Ayrılmada çocuklar kadına kalır. Bu aile biçimi barbarlığa özgüdür.
Ataerkil aile: Kadının köleliğinin başlangıcını oluşturur. Morgan bu aile biçimini kısa bir geçiş aile biçimi olarak değerlendirir. Engels’de bu aile biçimini başlı başına bir aile biçimi olarak görmez ve Morgan’da beş olan başlıca aile biçimini dört olarak alır. (*) Ve ataerkil ailenin özelliklerini ortaya koyarak şunları söyler:
“Erkeklerin tekelci egemenliği kurulduktan sonra, bunun ilk etkisi, o zamanlar orta çıkan ataerkil ailenin aracı biçimi içinde kendini gösterdi. Bu aile biçimini en başta belirleyen şey, az sonra üzerinde duracağımız çok-karılılık değil, ama ‘özgür yada değil, belirli sayıdaki kimselerin, aile başkanının kabaca otoritesi altında bir aile kurarak örgütlenmesidir….” (11)
Bu aile biçiminde temel olan analık hukukunun yıkılması ve baba soyunun takip edilmesidir.
Beşinci olarak, tek eşli aile: Bu aile, babaları kesinlikle bilinen çocuklar yetiştirmek üzere, erkek egemenliği üzerine kurulmuştur. Tek bir erkeğin tek bir kadınla evlenmesine ve birlikte ayrı bir evde oturmalarına dayanır. Bu aile biçiminin esas özelliği, uygarlığın ürünü olması ve bu nedenle modern bir aile biçimi sayılmasıdır. Engels tek eşli aileyle iki başlı aile arasındaki farkı şöyle dile getiriyor:
“…artık taraflardan ikisinin de istedikleri zaman çözemeyecekleri evlilik bağının daha sağlamlaşmasıyla ayrılır…” (12)
Bu ailenin tipik özelliği, erkeğin metresler tutma özgürlüğü, mertek tutma hakkına sahip olmayan kadının da kocasının boynuzlamasıdır. Uygarlığın ürünü olan tek eşli aile de, günümüze gelinceye kadar, çok çeşitli biçimsel değişiklikler geçirmiştir.
Toplumsal değişimlerle birlikte aile de, değişimler geçirmiş ve kadınla erkek arasındaki ilişkilerin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olmuştur. Aynı şekilde, gelecekte de toplumsal ilişkilerin değişmesiyle birlikte aile de yeni bir biçime bürünebilecektir. Bir ütopyacı olmayan Engels, doğal olarak gelecekteki aileyi fazlaca tartışmamış, daha çok burjuva aile yapısını analiz ederek onda ortadan kalkması, değişmesi gereken olgular üzerinde durmuştur. Morgan’ın da uygarlık dönemi boyunca gelişen toplumsal kurumlarla ilgili görüşleri sınırlıdır. Ancak o da, gelecekte ailenin değişiminin ve evriminin kaçınılmaz olduğunu şu sözlerle vurguluyor.
“Eğer ailenin ard arda dört biçimden geçmiş ve şimdi bir beşinci biçime bürünmüş olduğu olgusu kabul edilirse, ortaya bu (son-çn) biçimin, gelecek için sürekli olup olmayacğını bilmek sorunu çıkar. Buna verilmesi olanaklı tek yanıt, tıpkı şimdiye kadar oduğu gibi, toplum geliştikçe, aile biçimininde değişmek zorunda bulunduğudur. Aile biçimi, toplumsal sistemin ürünüdür ve onun kültür durumunu yansıtacaktır. Tek eşli aile uygarlığın başlangıcından bu yana heme modern zamanlarda çok belirli iyileşme gösterdiğine göre en azından, onun, iki cins arasındaki eşitliğe ulaşılana kadar, yeni olgunlaşmalara yetenekli olduğu düşünülebilir. Eğer uzak bir gelecekte, tek eşli aile, toplumun gereksinimlerini karşılayamaz bir duruma gelirse, onun yerini alacak olan ailenin nasıl bir öz taşıyacağını şimdiden söylemek olanaksız.” (13)
Engels de esas olarak değişmesi gereken unsurları tartışırken, geleceği şu sözlerle anlatır:
“Öyleyse, süpürülmesi yakın görünen kapitalist üretimden sonra, cinsel ilişkilerin düzenlenme biçimi üzerine bugünden düşünülebilecek şey, özellikle olumsuz bir nitelik taşır ve öz bakımından, ortadan kalkacak olanla yetinir. Ama bu işe hangi yeni öğeler katılacak? Bu, yeni bir kuşak yetişince belli olacak; yaşamlarında, bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracıyla satın almamış olacak yani bir erkekler kuşağı; kendini gerçekten aşktan başka hiçbir nedenle erkeğe vermeyecek olan yeni kadınlar kuşağı. İşte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar; kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır-bir nokta, işte bu kadar” (14)
Kadının Köleleşmesinin Tohumları İlk İşbölümünde Yatar
İnsanlığın evrimiyle koşut olarak kadının evrimi ele alındığında kuşkusuz nesnel olarak kadının köleleşmesi babalık hukukuyla başlar. Ve bu durumu Engels şöyle tasvir eder.
“Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsin büyük tarihsel yengisi oldu. Evde bile, yönetimi elinde tutan erkek oldu; kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti haline geldi. Kadının özellikle Yunanlıların kahramanlık çağında, sonra da klasik çağda görülen bu aşağılanmış durumu, giderek süslenip püslendi, aldatıcı görünüşlere sokuldu, bazen yumuşak biçimler altında saklandı; ama hiçbir zaman ortadan kaldırılmadı.” (15)
Nesnel durum böyle olmasına arşın tartışılması gereken birkaç sorun var ve sırayla görelim bunları.
Öncelikle ilk işbölümünden başlamak gerekiyor. Çünkü, tartışılması gereken diğer sorunlar da bunun üzerinde yükselecek. Engels, ilk işbölümün kadın ile erkek arasında gerçekleştiğini vurguluyor. Ancak, daha sonraki bölümlerde işbölümü ile ilgili görüşleri kadın ile erkek arasında gerçekleşen işbölümünü bir kenara bırakarak ilerliyor. Biz sorunun bu yanıyla ilgili tartışmayı ilgili bölüme bırakarak başa dönelim ve devam edelim. Engels’ten okuyalım:
“’İlk işbölümü, erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan işbölümüdür.’ Ve şimdi ekleyebilirim: Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle; ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir…” (16)
Marks ise aynı sorunu şu cümlelerle dile getiriyor:
“…İlkel durumunda cinse ilişkin eylem içindeki işbölümü, böylece gelişir ve sonra, (örneğin bedensel güç gibi) doğal durumlar yüzünden, gereksinmeler, rastlantılar vb. yüzünden ve sonra kendiliğinden ya da ‘doğal olarak’ işbölümü haline gelir. İşbölümü, ancak maddi ve zihinsel bir işbölümü meydana geldiği andan itibaren gerçek işbölümü haline gelir…” (17)
Engels ve Marks’ın düşünceleri (ki, Engels ilk işbölümünü zaten Marks’tan alıyor) birbirini tamamlıyor. Özellikle sorunumuzun bir yanı açısından Marks Engels’i tamamlıyor. Ancak, birinci olarak tartışmak istediğimiz olgu; kadının köleleşmesinin öncülerinin ya da ilk tohumlarının iki cins arasındaki işbölümünde yattığı gerçeğine Engels’in bu sorunları çokça tartıştığı eserinde değinmemiş oluşudur. O koşullarda eşitliği bozmayan cinsler arasındaki işbölümü, farklı koşullarda kadının köleleştirilmesinin temeli olur.
İnsanlığın ilkel komünal yaşam biçiminde erkek avcılıkla uğraşırken, kadın bitki toplamak ve yetiştirmekle, çocuk doğurarak cinsin devamını sağlamakla yükümlüydü. O günün koşullarında, kadının döl verme yeteneği cinsler arasında kadına saygınlık sağlıyordu. Kadının eşitliğinin temelinde, onun sorumlu olduğu ev yönetiminin “tıpkı erkekler tarafından yiyecek sağlanması gibi toplumsal zorunluluk taşıyan bir kamu işi” (Engels) olması bulunur. Ve ev yönetimi kamusal niteliğini yitirip de “özel hizmet” haline geldiğinde kadın bir hizmetçi olur.
İlk büyük toplumsal işbölümüyle birlikte düzenli değişim olanakları da ortaya çıkmıştır. Bunu sağlayan da hayvanların evcilleştirilmesi, havan sürülerinin korunması, çoban aşiretlerin ortaya çıkmasıdır. Bu düzenlemede değişim, karşılıklı gentlice şefler aracılığı ile aşiretler arasında yapılır. Ancak, sürülerin toplumsal mülkiyetten, bireylerin mülkiyetine geçmeye başlamasıyla bireysel değişim de, değişimin tek biçimi olarak gelişir.
İkinci toplamsal işbölümü de, işin üretim aletlerinin gelişimiyle birlikte çeşitlere ayrılmasıyla gerçekleşir. Ve bunun bir sonucu olarak küçük zanaatla tarım birbirinden ayrılır. Geçmişte, aşiret üyelerinin ihtiyaçları için yapılan üretim gelişir, değişim aşiret sınırlarını aşarak evrenselleşmeye doğru ilk adımlarını atar. Bu dönemde, henüz değişim aracı olarak para ortaya çıkmadığı için; ürünlü ürün ağırlıklarına göre değiştirilir ya da değişim aracı olara davar (koyun ve keçi) kullanılır. Bu durum, tüm zenginliklerin aşiret reisinin elinde toplanmasına neden olur. O güne kadar genellikle öldürülen savaş tutsakları hızla köleleştirilir. Bununla da yetinilmeyip, bizzat aşiret üyeleri, kardeş aşiretlerin üyelerini köleleştirirler, böylece eski toplumun bağrında yeni toplum filizlenir.
Uygarlık kendine özgün üçüncü toplumsal işbölümünü gerçekleştirir. Üretimle değil, yalnızca ürünlerin değişimiyle ilgilenen asalar bir sınıf, tüccarlar sınıfı türer. Bu sınıfın doğuşuyla birlikte değişim aracı olarak madeni para da ortaya çıkar. Böylece, toplumda hakim olan gentlice örgütlenme, işbölümüyle başlayan, toplumun sınıflara bölünmesiyle parçalanıp, dağılır.
Toplumsaldan Bireysele Mülkiyet
Egemen sınıflar tarafından sistemli olarak yayıldığı gibi mülkiyet duygusu (ve fikri) insanın doğasında verilmiş değildir. Ancak yüzyıllar ve bin yıllar üren bir evrimin sonucunda mülkiyet duygusu ve fikri oluşmuştur. Morgan bu süreci şöyle anlatır:
“Mülkiyet fikri insan düşüncesinde çok yavaş ortaya çıkmış; çok uzun ir dönem bu fikir (idea) örtülü ve belirsiz bir durumda kalmıştır. Yabanıllık döneminde ortaya çıkan mülkiyet fikrinin tohumları bu dönemin ve ardından gelen barbarlık döneminin bütün yaşam deneyimlerinden geçerek, tohumunun ilk olgunlaşmasını sağlamış; mülkiyetin denetleyici etkilerini kabul etmesi için insan düşüncesinin hazırlanması da ilk kez bu dönemlerde olmuştur. Bir tutku olarak, mülkiyetin tüm diğer tutkulara egemen duruma gelmesi ise, uygarlığın ilerlemesini gösteren bir belirtken olmuştur. Mülkiyet fikri, insanın uygarlığa geçişini geciktiren engelleri aşmasına yol açmakla kalmamış, ülke toprağı ve mülkiyete dayalı siyasal toplumun kuruluşunda da rol oynamıştır…” (18)
Morgan, incelemelerinde, insanların belirli fikirlerinin, tutkuların ve özlemlerinin belirli süreçlerde ortaya çıktıklarını ve daha sonra da gelişimlerini gerçekleştirdikleri sonucuna varmıştır. İşte mülkiyet de böyle bir süreçte ortaya çıkmıştır. İlkel insan, yaşamını sürdürebilmek için çok az üretebiliyordu. Yani, ürettiği nesneler ancak kendine (gense) yetiyordu. Üretim fazlası olmadığı için, elde edilen ürünler, eşit bir şekilde genç kabile, aşiret içerisinde dağıtılıyordu. Topraklar, özel değil, kolektifi mülkiyet altındaydı. Yalnızca toprakların kullanım hakkı ihtiyaca göre dağıtılmıştır. Ölen kişinin kullandığı toprak da, gene o örgütlenme içerisinde kalıyordu. Kısacası, ölen kişilerin mal varlıklarının büyük bir kısmı kolektif “mülkiyet” olduğu için, başka bir soydan kişilere bırakabilecekleri hiçbir şeyleri yoktu. Mülkiyet hakkı kullanım hakkı anlamına geldiği için, kişi öldüğünde başkalarına (bireylere) hiçbir şey bırakamazdı. Ancak, yine de ilk insanlarda ölen kişinin mal varlığını bırakabileceği sorununda Morgan üç kuralın ortaya çıktığını şöyle açıklıyor:
“…İlki, mal varlığının soy üyeleri arasında paylaşılması kuralı olmuştur. Barbarlığın aşağı döneminde ve bilindiği kadarıyla Yabanıllık Dönemi’nde bu kurala uyulmuştur. İkincisi, mal varlığının, soyun diğer üyelerini dışarıda bırakacak şekilde, ölen kimsenin baba soy çizgisindeki (agnatic) akrabaları arasında paylaştırılmasıdır. Bu kuralın tohumları Barbarlığın Aşağı Dönemi’nde atılmış; oluşumunu tamamlaması ise, büyük bir olasılıkla, barbarlığın Orta Dönemi’nde olmuştur. Üçüncüsü, ölenin bıraktığı mal varlığının, ölenin kendi babası tarafından akraba olduğu kimseleri dışarıda bırakacak biçimde, ölenin (kendi-çn) çocukları arasında paylaştırılmasıdır. Bu kuralın ortaya çıkması da Barbarlığın Üst Dönemi’nde olmuştur.” (19)
Ancak burada, ortaya çıkan mülkiyet paylaşım biçimlerinin hangi dönemlerde var oldukları ve özelliklede, bu dönemlerdeki değişimin oldukça yavaş ve çok uzun süreçleri kapsadığını, uzunca yıllar iki geleneğin, biçimin bir arada yaşadığı gerçeği dikkate alınmalıdır.
İlkel toplumda egemen olan kolektif “mülkiyet”, üretim araçlarında, üretimde sağlanan ilerlemeyle birlikte bir değişim yaşamıştır. O dönemde avcılıkla, dışarı işleriyle ilgilenen erkek, işin gerektirdiği üretim aletlerinin de sahibi olmuştur. Aynı şekilde, kadın da ev ve evle ilgili eşyaların sahibiydi. Ancak, üretimde elde edilen gelişme, üretim fazlasına neden oldu. Böylece, bu ürünlerin fazlasına ve gelişen tarım aletlerine ve diğer aletlere erkek sahip oldu. Bu sahip oluş, babanın kendine ait malvarlığını kendi öz çocuklarına bırakma istemine yol açtı. Ve böylece, miyadını dolduran analık hukukunun yerini babalık hukuku aldı. Aynı süreçte sürülerin ve toprakların mülkiyet biçimi de değişime uğramaya başladı. Özellikle aşiretlerin ellerinde biriken ürün fazlalıkları aşiret reislerinin tekelinde toplanmaya ve aşiret içerisinde br farklılaşmaya yol açtı. Daha önce gentlice şeflerin aracılığıyla aşiretten aşirete yapılan değişim, sürülerin özel mülkiyete geçmesiyle bireysel değişime doğru bir evrim geçirdi ve giderek bu değişim biçimi egemen oldu. Engels, babalık hukukunun hakimiyeti ile birlikte gerçekleşen toplumsal değişimi, toplumsaldan özel mülkiyete geçişi şöyle izah ediyor:
“…Babalık hukuku, servetin çocuklara geçişiyle, aile içinde servet birikimini kolaylaştırır ve aileyi gens karşısında bir güç durumuna getirir, servetler arasındaki fark, soyluluk ve soydan geçme bir krallığın ilk izlerini yaratarak, kuruluş üzerinde etkili olur; önceleri savaş tutsaklarıyla sınırlanan kölelik, daha o zamandan aşiret üyelerinin, hatta kendi öz gens üyelerinin köleleştirilmesi yolunu açar; aşiretten aşirete eski savaş, bu çağdan itibaren, sürü hayvanları, köleler, hazineler kazanmak için, karada ve denizde sistemli bir yağmacılık biçiminde yozlaşır; sözün kısası, zenginlik, en yüksek iyilik olarak övülür ve değerlendirilir; ve zenginliklerin zora dayanarak çalınmasını haklı göstermek için eski gentlice kurallar çiğnenir… (20)
Özel mülkiyetin ortaya çıkması toplumun sınıflara bölünmesi ve nihayet örgütlenmiş zorun, devletin ortaya çıkışıla eş zamanlıdır. Devleti başlı başına ele alacağımız için oluşumuna da burada yer vermeyi gerekli görmedik. Ancak, kadının köleleşmesinin koşullarıyla mülkiyet arasındaki ilişki bakımından tartışılması gerekli bir yanın olduğunu düşünüyoruz.
Mülkiyetin ortaya çıkışı, analık hukukunun sonu olmuştur. Ve o aşamada kölelik zinciri kadının boynuna geçirilmiştir. Ancak, burada bir noktanın dikkatten kaçtığını görüyoruz. O da, özel mülkiyetin çıkışıyla sınıfların ortaya çıkışının bir birine koşut aynı anda gerçekleşmemiş olmasıdır. Sınıfların ortaya çıkışı özel mülkiyetin bir sonucudur. Devlet de sınıfların ortaya çıkışının bir sonucudur. Kadının kurtuluşunun sorunları bakımından bu noktanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, sınıflar ve özel mülkiyet (her türü) aynı anda ortadan kalkmayacaktır, doğuşu gibi, yok oluşu da bir sürecin ürünü olacaktır. Bu noktada Bebel’in “Kadın köleleşen ilk insani yaratıktır. Kadın, köle var olmadan önce köle olmuştur.” Sözlerini unutmayalım.
İlkel Demokrasiden Örgütlenmiş Zora Yönetim
İlkel toplumda, mülkiyet, varlık sürdürme, dil vb.’nin gelişimi gibi yönetim de aynı şekilde denemelerle uygarlığa ulaşmıştır. Morgan ilk olarak “hükümet etme” fikrinin yabanıllık (vahşet) döneminde soy örgütlenmesiyle başladığını belirtir. Ve soy örgütlenmesi de, tarihsel evrimi içerisinde çeşitli değişimler geçirerek, siyasal örgütlenme, devletin ortaya çıkışına, oradan da günümüze kadar uzanır. Uzunca bir alıntı olmasına rağmen, antropolog Eleanor Burke Leacock’un Morgan’ın kitabinin “giriş” bölümünde yönetimle ilgili yazdıklarına burada yer ver vermek faydalı olacaktır.
“…İlk dönemlerdeki örgütlenme biçimleri siyasal değil, toplumsal nitelikte olmuş, ülke toprağını (terriory) değil, kişiler arasındaki ilişkileri temel almıştır. Toplumlar, önceleri, aralarında evlenebilir kadın ve erkeklerden oluşan ‘sınıflar’ (bugünkü anlamda sınıf kavramını ifade etmek için kullanılmıyor-bn) esasına göre ve cinsiyet temeline göre kurulmuştur. Daha sonraları, evlenebilirlik kalıplarının ilerlemeci bir nitelikle kısıtlanması üzerine, soy’lar (gens) meydana gelmiştir. Bundan sonraki biçimsel siyasal örgütlenmeye kadarki aşamalar ise şunlar olmuştur: 1- Kabile reisi ve kabile reisleri kurulu; 2- Kabileler konfederasyonu; 3- reisler kurulu ile halk topluluğu meclisine dayanan uluslar; ve son olarak, 4- Birleşen kabilelerin askeri ihtiyaçlarının sonucunda ortaya çıkan, fakat bu ikisine bağımlı ‘genel askeri komutan’. Fakat tam anlamıyla siyasal örgütlenme, soy’lara dayanan kişisel bağlar işlevlerini yitirinceye ve bu ilişkiler ülke toprağı ve mülkiyet esasına göre kuruluncaya kadar gerçekleştirilememiştir. Soy’ların (gens) ortadan kalkması öncesinde, ana soyundan inen soy gelimi yerine, ata soyundan inen soy gelimine geçilmiştir.” (21)
Burada karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor. Toplumsal örgütlenmenin garantörünü ana soy zincirinin hakimiyeti ya da analık hukukunun hakimiyeti oluşturuyor. Ve bu biçimde ya da dönemde örgütlenmenin temelini de genslere göre örgütlenme oluşturuyor. Bu döneme damgasını vuran yönetim biçimi de ilkel demokrasidir. Analık hukukunun sonu, genç örgütlenmesinin ve ilkel demokrasinin de sonu oluyor. Böylece siyasal örgütlenme ve egemenlik ilişkileri tarih sahnesindeki yerlerini alıyorlar.
Devletin doğuşuna geçmeden önce, ilkel demokraside, yani toplumsal örgütlenmede dikkat çekici bir öğe var. Irokualılardaki bu nesnel durumu Morgan olduğu gibi yansıtmış. Engels’de bu noktada herhangi bir tartışmaya girmemiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, yabanıllık ve barbarlık döneminde demokrasi egemendi. Örgütlenme biçimi, tamamen demokratik temeller üzerinde yükseliyordu. Aşiret ya da gens, kabile üyeleri (kadın-erkek) eşit haklara sahipti. Ancak bu eşitlik seçme ve söz hakkında kendisini gösteriyordu. Çeşitli organlara aşiret, kabile, gens üyelerinin isteğiyle seçilen kişiler (saşem, komutan vb.) gene onların isteğiyle düşürebiliyordu. Ölenin yerine oğlunun geçmesi söz konusu değildi. Ancak, annenin soyundan kişiler ada gösterilirdi. Konumuz açısından bu yan önemli değil. Esas önemli olan, yönetim kademelerine (saşem, askeri komutan vb.) erkeklerin seçilmesidir. Bebel, yönetim kademelerine kadınların seçildiğini belirtiyor. Ancak Morgan ve Engels’de İrokualılarda erkeğin seçildiğine dair net anlatımlar var. Bizce bu durumun nedeni ilk işbölümü, yani cinsler arasında gerçekleşen işbölümüdür. Erkeğin dışarı, kadının ise içeri işleriyle, kamusal ev idaresile ilgilenmesi, kamusal ev idaresinin doğurganlığın ve çocukların yetiştirilmesinin vb. kadının hareket özgürlüğünü sınırlayışı gibi nedenler, yöneticilik söz konusu olduğunda da, aynı şekilde erkeğin yönetici olarak seçilmesine yol açmıştır. Bu da, gelecekte kadının ikinci sınıf konumda bırakılmasının nedenleri arasında görülmelidir.
Romalılarda, Atinalılarda, Cermenlerde, İrokualılarda, Keltlerde Morgan ve Engels insanlığın gelişimini ortaya koymuşlardır. Morgan ilk devlet fikrinin Atinalılarda ortaya çıkışını şöyle izah ediyor:
“…Atinalılar topluluğuna Solon’un yeni sistemi büyük bir canlılık getirmişti; ama, buna rağmen Atinalıların düşüncesinde devlet kavramının tam olarak ortaya çıkması için, bir çok huzursuzluklar ve insanlarla dolu yüzyıla yakın bir sürenin daha yaşanması gerekmiştir. Naucraie yerleşme birimlerinden, en sonunda siyasal sistemin birimi sayılacak olan kasaba ya da ilçe kavramına ulaşılmıştır. Ancak bu düşünceyi tam olarak benimseyebilecek ve ona organik bir içerik kazandıracak olan kimsenin gerçekten çok büyük kişisel etkinlik ve düşünsel yetenek sahibi biri olması gerekiyordu. Bu kişi, sonunda Cleisthenes’in (M.Ö. 509) kişiliğinde somutlaşmıştır. Atinalı yasa düzenlemecilerin ilki olan Cleisthenes, uygar ulusların örgütlenmesine esas olan, insanlığın geliştirdiği ikinci yönetim (devlet) örgütlenmesinin kurucusu olmuştur. (22)
Böylece, soy örgütlenmesine dayanan toplumsal örgütlenme misyonunu doldurarak, tarihteki erini siyasal örgütlenmeye bırakmıştır.
Engels, Eski Toplumu tasvir ederken, askeriz, jandarmasız, ordusuz bir düzen olarak niteler. Aynı şekilde eski Toplumun bağrında yeşeren Yeni toplumla (uygarlıkla) birlikte devletin ortaya çıkışını da şöyle anlatır.
“…Son olarak, gentlice örgütlenme, içsel çelişkiler bulunmayan bir toplumdan doğmuştu ve yalnızca bu nitelikli bir topluma uygundu. Bu toplum, kamuoyu hariç, hiçbir zorlama aracına sahip değildi. Ama işte, iktisadi varlık koşulları bütünü gereğince, özgür insanlar ve köleler, zengin sömürücüler ve yoksul sömürülenler biçiminde bölünmek zorunda kalan ir toplum doğmuştu. (öyle-çn)bir toplum ki, bu uzlaşmaz karşıtlıkları artık yeni baştan uzlaştırmamakla kalmıyor, tersine, onları sonuna kadar geliştirmek zorunda bulunuyordu. Böyle bir toplum, ancak, ya bu sınıfların kendi aralarındaki sürekli ve açık bir savaşım içinde ya da görünüşte uzlaşmaz-karşıt sınıfların üstünde yer alan, onların açık çatışmasını önleyen ve sınıflar savaşımına olsa olsa, iktisadi alanda, yasal denilen bir biçim altında izin veren bir üçüncü gücün egemenliği altında varlığını sürdürebilirdi: gentlice örgütlenmenin ömrü dolmuştu. Gentlice örgütlenme, iş bölümü ve bunun sonucu, toplumun sınıflara bölünmesi ile paramparça olmuştu. Yerine, devlet geçti.” (23)
Yönetim konusu son olarak; Engels’in incelemelerinde devletin çeşitli toplumlarda ortaya çıkışına ilişkin görüşleriyle noktalamak istiyoruz.
“Devletin, gentlice örgütlenmenin yıkıntıları üzerinde yükselen başlıca üç biçimini (abç) daha önce ayrıntılı bir şekilde inceledik. Atina, en saf, en klasik biçimi gösterir: Burada, üstünlük kazanan devlet, doğrudan doğruya bizzat gentlice toplum içinde gelişen sınıfların uzlaşmaz karşıtlıklarından doğar. Roma’da, gentlice toplum, kendi dışında kalan ve haklardan yoksun, ama ödev üstüne ödev yüklenmiş kalabalık bir pleb (Roma düzeninde solu ve seçkin sınıfı dile getiren patricius deyimi karşılığında kullanılmıştır-bn) arasında, kapalı bir aristokrasi durumuna gelir. Plebin yengisi, eski gentilce örgütlenmeyi yıkar; bu örgütlerin yıkıntıları üzerinde, gentlice aristokrasi ve plebin, içinde kısa zamanda tamamen yok olacakları devlet yükselir. Son olarak Roma İmparatorluğu (galipleri) Cermenlerde, devlet, doğrudan doğruya gentlice örgütlenmenin egemenlik kuramayacağı kadar geniş yabancı toprakların fethinden doğar…” (24)
Devletin Kadına İlk Sunusu Fuhuş
Vahşetin ilk dönemlerinde, yani henüz kurallı ilişkiler doğmadan önce aşiret içerisindeki bütün erkeklerle kadınlar birbirlerinin karı ve kocası sayılırdı. Herkes birbiriyle hiçbir kurala bağlı olmaksızın cinsel ilişkide bulunabiliyordu. Engels bu dönemi genel fuhuş olarak tanımlar. Ayrıca Engels’in aktardığına göre Bancroft; “Kaliforniya yarım adasında bütün bağlardan yoksun cinsel ilişkide bulunmak için birçok ‘aşiret’in bazı törenler yaptığını anlatır…” (25)
Kuralsız ilişkilerden kurallı ilişkilere geçildikçe, bir sınırlama, daralma ortaya çıkar. Bu durumu da yine Engels Bachofen’den şöyle aktarıyor:
“…Kadının iffet hakkını satın almasını sağlayan kefaret, aslında onun kendini erkeklerin eski ortaklığından kurtarıp, yalnızca bir erkeğe vermesini sağlayan kefaretin mistik anlatımından başka bir şey değildir. Bu kefaret sınırlı bir fuhuştan ibarettir…” (26)
Aynı şekilde Engels, Morgan’ın hetairisme (kuralsız ilişki) ile ilgili düşüncelerini şöyle dile getiriyor:
“Morgan, hetairisme adı altında, erkeklerin, karı-koca evliliği dışında, evli olmayan kadınlarla evlilik-dışı ilişkilerini anlar; bu ilişkiler, bilindiği gibi, bütün uygarlık dönemi süresince çok değişik biçimler altında varlıklarını sürdürerek, gitgide açık fuhuş biçimine dönerler…” (27)
Fuhuşun ortaya çıkışına Bebel de Roma’yı anlatırken yer verir. Öncelikle fuhuşun polis, düzenli ordu, kilise (din), işverenler gibi devlet için gerekli koşullardan birisi olduğu vurgulanır. “İffetli” devlet, fahişelerin sırtından elde ettiği vergilerle diğer kurumlarını güçlendirir. Roma Hıristiyanlığın etkin olduğu bir ülkeydi. Hıristiyanlık cinsel ilişkileri yalnızca soyun devamı için zorunlu bir günah olarak görür. Bunun için dine kendini adayan rahibe ve papazlara “sürekli” cinsel perhizin uygulanması gerektiği kuralına dayanır. Ancak, “bekar” papazlar ve “bekar” rahibeler cinsel ihtiyaçlarını bir şekilde karşılamak zorundaydılar. Sonuç malum! Aynı şekilde Haçlı seferleri yıllarca “bekar” kalan kadınların az sayıda bulunan erkeklerle birlikteliği de ayrı bir etkendi. Bebel oluşan kadın kitleleriyle ilgili şunları yazıyor:
“Kadın sürüleri, soytarı, şarkıcı, dansöz, olarak gezgin öğrencilerin ve kilise adamlarının tayfaları olarak yollarda dolaşır ve panayırlarla pazarları doldururlardı. Paralı asker ordularında kendi çığırtkanlıklarıyla özel bölüklerini oluşturuyor, dönemin lonca karakterine uygun olarak loncasal örgütleniyor ve güzellik ve yaşlarına göre çeşitli amirlerin emrine veriliyorlardı. Kendilerini bu çevrenin dışındaki kişilere teslim etmeleri ağır bir şekilde cezalandırılırdı. Kamplarda, nakliye erleriyle birlikte kuru ot, saman ve odun taşımak, siper kazımak, küçük gölleri ve çukurları doldurmak, kampın temizliğini sağlamak zorundaydılar…
“Bu çok sayıdaki çaresiz kadının sefaletini bir ölçüde hafifletmek için, 13. Yüzyılın ortalarından itibaren bir çok kentte, belediye yönetimi altında bulunan rahibe kurumları kuruluyordu. Buralarda barınanlardan, düzgün bir ahlaki yaşam sürdürmeleri bekleniyordu. Ama ne bu kurumlar, ne de sayısız kadın manastırları, yardıma muhtaç tüm kadınları alabilecek durumda değildi.” (28)
Böylece, oluşturulan kadın evleri, bakireliğin, “iffetli” evliliklerin “namusunu” korumanın bir garantörü olarak görülüp yaygınlaştırılmıştır. Kiliseye bağlı kadın evlerinden gelen paralar, kilisenin kasasını doldururken, önemli bir güç olmasını da garanti etmiştir. Tarihte var olan her devlet, fuhuşu, fahişeliği geliştirmiş, bir yandan da iki yüzlüce halkın “iffet” ve “namus”unu koruduğunun propagandasını yapmıştır. Çeşitli değişimlerle fuhuş, kapitalizmle birlikte kadını pençesi altında ezerek, fahişelik mesleğini, en ağır “işçilik” haline getirmiştir.
Engels, fuhuşun tek eşlilikle (kadının tekeşliliği) başladığını ve fuhuşun, kendisiyle birlikte tek-eşliliği de uçuruma sürükleyeceğini söyler. Burada çok önemli bir nokta işe karışır. Fuhuşun birlikte uçuruma sürükleyeceği tek eşlilik, gerçekte erkeğin çok eşliliğidir. Ancak, o andan sonra gerçek anlamda tek-eşlilik (erkek için de tek eşlilik) geçerli olacak ve gerçek aşk, bireysel cinsel aşk yaşanacaktır…
Tanrıçalardan Tanrılara Din
Kuşkusuz bu bölümde uzun uzun dunu anlatmayacağız. Ancak, kadının köleleştirilmesiyle birlikte, dinde gerçekleşen değişimi belirtmeden geçmek önemli bir eksiklik olur.
Bilim ve teknikten yoksun olan insanın, doğada gelişen olaylar karşısında güçsüz düşmesi, onu arayışlara itmiştir. İnsanın sınırlı bilgisinden doğan din; insanlığın açıklayamadığı tüm olayları, olguları, doğaüstü yaratıklara bağlayarak açıklamaya çalışmıştır. Bu inanış bazen bir hayvan, bazen bir bitki, bazen da tanrıçalar olmuştur. Ta ki kadın köleleştirilinceye kadar… Kadının köleleştirilmesi kölelik “yazgısı” tanrıçalığının da sonu olmuştur. Artık, egemen erkektir. Tanrıçayı tahtından indirenler Tanrıların yüzyıllarca sürecek hakimiyetlerini kurmuşlardır. Bizim için önem taşıyan özellikle iki din ve kitabın özünde kadının aşağılanması, köleleştirilmesinin örnekleriyle dolu oluşudur. Hem Hıristiyanlıkta, hem de İslamiyet’te, kadın en büyük şeytan olarak lanetlenmiştir. Cinselliği yasaklayan Hıristiyanlık, ortadan kalkması mümkün olmayan iki cinsin birleşmesini her zaman günah saymıştır. Cinsellik konusunda İncil’e dayanmayan Kuran ise, kadını dört duvar arasına hapsederek, erkeğin cinselliğinin doyurulması ve diğer hizmetlerinin görülmesiyle görevlendirmiştir. Aralarında çeşitli biçimsel farklılıklar olsa da, sonuçta genel olarak dinler, egemen düşüncenin (bugün, cins olarak egemen olan erkeğin) birer yansısından ibarettirler.
(*)- Engels, ataerkil aileyi neden başlıca aile biçimi olarak değerlendirmediğinin özel bir açıklamasını vermiyor. Ancak ataerkil aileyi geçiş biçimi aile olarak görmesi nedeniyle bu aile biçimini almadığı anlaşılıyor.
DİPNOTLAR:
1- Aktaran Tony Cliff, Kadınların Özgürlüğü ve Sınıf Mücadelesi, s.24
2- F.Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s.79, abç
3- A.Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.46
4- Morgan, Eski Toplum, Cilt I,
5- Alman İdeolojisi, s.53
6- Eski Toplum, Cilt I, s. 72-73
7- Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s.33
8- Aktaran, Engels, Age, s.36
9- Engels, Age, s.53
10- Engels, Age, s.12
11- Engels, Age, s. 62-63
12- Engels, Agı, s.67
13- Morgan’dan aktaran Engels, Age, s.87, abç
14- Engels, Age, s.87
15- Engels, Age, s. 62, açE
16- Engels, age, s. 70-71
17- Alman İdeolojisi, s. 57-58
18- Eski Toplum Cilt I, s. 72
19- Eski Toplum Cilt I, s. 191
20- Engels, Age, s. 111-112
21- Eski Toplum Cilt I, s. 126-127
22- Eski Toplum, Cilt I, s.437-438
23- Engels, Age, s. 174
24- Engels, Age, s. 174
25- Engels, Age, s.55
26- Engels Age, s. 56
27- Engels, Age, s. 71
28- Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s. 101-102