KADIN SORUNU ÜZERİNE-2

Füsun Erdoğan

-II-

UYGARLIĞIN İLK BASAMAĞI KÖLELİK

Engels, eski toplumun bağrında filizlenen köleciliğin ilk büyük toplumsal işbölümüyle başladığını belirterek şöyle devam eder:

“Bütün çalışma kollarındaki –hayvancılık, tarım, ev sanayi- üretim artışı, insan emek gücüne, kendisine gerekenken daha çoğunu üretmek yeteneğini kazandırdı. Bu, aynı zamanda, her genç, ev topluluğu ya da karı-koca ailesi üyesine düşen günlük iş tutarını artırdı. Yeni emek-güçlerine başvurmak gerekli duruma geldi. Savaş bunları sağladı; savaş tutsakları köle haline getirildiler. Birinci büyük toplumsal işbölümü, emek üretkenliğini, dolayısıyla servetleri artırıp üretim alanını genişleterek, o günkü tarihsel koşullar içinde zorunlu olarak köleliği getirdi. Birinci büyük toplumsal işbölümünden, toplumun iki sınıf; efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler biçimindeki ilk büyük bölünüşü doğdu” (29)

Ataerkil aile kadının köleleşmesinin ocağı oldu. Uygarlığın kadına bahşettiği de, kölelerin kölesi olmaktı. Köle kadın, efendisi karşısında, erkek köle gibi efendisi tarafından alınıp satılabilir, efendisi isterse, öldürülebilirdi de. Erkek köle ile en önemli ayrım noktası; aile ilişkilerinde, ev içi yaşamda da her bakımdan kocasına bağımlı olması; kölelerin kölesi olmasıydı. Efendisi istediğinde onunla yatabilir, hatta ilk gece hakkı efendiye aitti. Ancak, köle kadının “yazgısı” ile özgür kadının “yazgısı” karşı karşıya konulduğunda, özgür erkeğin yanında özgür kadını ikinci sınıf insan yapan kadınlığıydı. Kadınlığının etkili olması da hafif meşreplikle birleştirildiğinde ancak bir “güce” sahip olabiliyordu. Özgür kadın da erkeğe bağımlı, egemen sınıfın soyunun üretilmesiyle yükümlüydü. Ancak, kölelerin kölesi kadının “yazgısı” onu erkek köleye daha fazla yaklaştırıyordu. Engels, köleciliğin merkezi Roma’nın yükselişi ve çöküşünü şu cümlelerle çok güzel anlatıyor:

“Daha önce, eski Yunan ve Roma uygarlığının beşiği başındaydık. Şimdi tabutu başında bulunuyoruz. Akdeniz havzasındaki bütün ülkeler, yüzyıllarca, Roma dünya hegemonyasının eşitleştirici rendesi altında kalmıştı… Roma yönetimi ve Roma hukuku, her yerde eski kandaş bağları ve aynı zamanda özerk yerel ve ulusal etkinliğin son kalıntılarını da yok etmişti…” (30)

Evet şimdi sıra, yok edenlerin yok edilmesine gelmişti. Köleci üretim ilişkileri gelişen üretim araçlarıyla eskiden var olan uyumunu yitirmiş bir çatışma biçimine dönüşmüştür. Bu dönüşüm, köleyi serf yaparken kadının köleliğinin özüne el sürmeksizin, bir değişimi gerçekleştirmiştir.

-III-

FEODALİZM KADINA ŞÖVALYE “AŞKINI” BAHŞETTİ

Köleciliğin yıkılışıyla birlikte özgürleşen köle, feodalizmde senyör tarafından toprakla birlikte alınıp satılabilen serfe dönüştü. Serfi köleden ayıran temel özellik, senyörün istediğinde serfi öldürememesiydi. Serfler belirli bir para karşılığında belirli süreler için kentlere gidip loncalarda çalışma özgürlüğünü elde edebiliyorlardı. Feodal despotizmde başlıca egemen din olan Hıristiyanlık en şaşalı dönemini yaşamıştır. Bu döneme damgasını vuran Hıristiyanlığın kadını ne hale soktuğunu burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Senyör istediği genç kadına sahip olma hakkını elinde tutuyordu. Her 14 yaşına gelen kız çocuğunu senyör evlenmeye zorlayabilirdi. Ayrıca serflerin efendisi olması, onlar üzerinde her türlü cinsel kullanım hakkını kendisinde görmesinin nedeni oluyordu. Evlenen çiftlerin ilk gece hakkı senyöre aitti. Bazı toplumlarda eğer serf karısıyla ilk geceyi kendisi geçirmek isterse, serfe kadının kıçı büyüklüğünde kazan, peynir vb. türünden bir hediye sunmak zorundaydı.

Bebel, şövalyeliğin masallarda anlatıldığı gibi romantik olmadığını, aksine şövalyelerin kaba insanlar olduğunu belirtiyor.

“…Şövalyelerin büyük bölümü, -hem kırda hem de kentte- en seçkin tutkuları olan savaş ve ölçüsüzce içmenin yanı sıra, cinsel arzularını dizginsizce doyuran kaba vahşi adamlardı…” (31)

O dönemde egemen sınıfın erkekleri tarafından konulan ahlak kuralları, erkeğe her türlü özgürlüğü tanırken, kadının en ufak “ahlak-dışı” davranışı büyük cezalara çarptırılmasına yetiyordu. Şövalyenin yüceltilen aşkı ise, kendi eşine değil, sevgilisine duyduğu aşktı. Fetih savaşlarının yaygın olduğu bu dönemde, erkekler savaşa gittiklerinde kadının kendilerini aldatmaması için bekaret kemeri takarak, anahtarı bellerinde, tüm güvensizlik duyguları “hafiflemiş” olarak savaşırken fethedilen topraklarda başka kadınlarla cinsel ilişkiye girmek, erkeğin en doğal hakkı olarak görülürdü. Kadına konulan bu cinsel ilişki yasağı, istediği kadar kadınla birlikte olma hakkıyla erkeğin üstünlüğünün bir simgesiydi. Kuşkusuz, kadını köleleştiren, kadının bakireliğinin yüceltildiği bu dönem kadın ile erkek arasında olduğu gibi, toplumsal ilişkilerde de önemli değişiklikler geçirmiştir. En büyük reform hareketi Lutherle başlamıştır. Ancak, konumuz açısından burada üzerinde durmamız gerekmiyor.

-IV-

KAPİTALİZM MODERN KÖLEYİ YARATTI

Feodalizmin bağrında gelişen serbest rekabetçi kapitalist üretim biçimi; sanayide kadın emeğinin kullanılmasının yollarını açarak, kadının kutsal eğişin dışına çıkmasını sağlamıştır. Bu sürecin başlamasıyla birlikte, çağdaş anlamda kadın sorunu da ortaya çıkmıştır.

Tekniği gelişmesi, kaba erkek gücüne olan ihtiyacı azaltmış, yaygın bir şekilde kadın ve çocuk emeğinin kullanılmasına geçilmiştir. Bu nesnel durum, aynı zaman iş pazarında fazla işgücünün doğmasının nedenlerinden biri olmuştur. Böylece kapitalist tarafından daha ucuza satın alınan kadın ve çocuk işgücü, kadın proleterle erkek proleter birbirine rakip olarak gösterilmiş, lanse edilmiştir. Bu durum aynı zamanda erkek proleterlerin de ücretlerinin düşmesine neden olmuştur. Çok kötü koşullar altında ve her türlü sosyal ve hukuksal güvenceden yoksun olarak çalıştırılan kadın ve çocuklar; bir yandan sağlıksız nesillerin yetişmesine, bir yandan da genç yaşta ölümlerin artmasına neden olmuştur. Kadın proleter bir yandan işyerinde patronunun baskı ve sömürüsüne maruz kalırken, evde de kocasının (küçük patronun) baskısı altında tutularak, bu durum yasalarla güvence altına alınmıştır. İşte kapitalizmin modern kölesi kadın böyle yaratılmıştır. Kapitalizm kendisiyle birlikte kendi mezar kazıcısı proletaryayı yarattığı gibi, kadını da modern köle haline getirirken, aynı zamanda, onu kutsal eşiğin dışına çekerek, toplumsal üretime katarak kurtuluşunun koşullarını da hazırlamaktadır.

Kadının kutsal eşiğin dışına çıkmasından anlaşılması gereken şudur: Feodalizmde de kadın üretimden kopuk değildi. Ancak, doğal ekonominin dar sınırlarını da yerle bir ederek, büyük ölçekli üretimin gelişmesiyle birlikte kadının da, ev ekonomisinin sınırlarını (kutsal eşiği) aşmasının koşullarını oluşturarak, sanayide kadın emeğinin geniş çaplı kullanılmasının yollarını açarak, kadının erkeğe olan ekonomik bağımlılığının “son kalıntısı”nı da yıkmıştır.

Kapitalizmin, tüm gelişim aşamaları oyunca kadının ikinci sınıf insan olma konumunu hem yasalarda, hem de fiili hayatta korumuştur. Kuşkusuz, Marks ve Engels’in, hatta Lenin’in kapitalizm koşullarında kadının durumunu tartışmalarından günümüze kadar önemli değişimler/reformlar olmuştur. Yasal ve fiili olarak kadın, toplumsal mücadeleler yoluyla önemli kazanımlar elde etmiştir. Ancak, gene de en gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi, kadının yasal ve fiili anlamda ikinci sınıf insan olma konumu devam etmiş, proleter kadının “yazgısı” ile proleter erkeğin “yazgısı” bir bütünün parçaları olmuşlardır.

Kapitalizmin gelişimiyle birlikte modern anlamda kadın sorunu da ortaya çıkmıştır. Burjuva devrimlerinde yer alan kadınlar, kapitalizmin kadınla ilgili projesini yargılamış ve kadın ile erkek arasında eşitlik olmadığını görerek, eşitlik için mücadeleyi de başlatmışlardır. Ancak, o dönemde ortaya çıkan süfrajet (oy hakkı için mücadele) hareketleri, egemen sınıftan kadını, geniş işçi ve emekçi kadın kitlelerinden ayrıştırarak burjuva kadınlar için oy hakkı olarak ele alınmıştır. Bu nesnel durum genel olarak kadın sorununun sınıflar üstü bir sorun olarak alınamayacağının da kanıtlarından biri olmuştur. Kapitalizm koşullarında, yasal ve fiili anlamda kadının durumunda önemli gelişmeler sağlanmıştır. Ancak, bu ilerlemeler sorunun çözümünü sağlayamadığı gibi, kapitalizm koşullarında kadının kurtuluşunun mümkün olmadığını/olamayacağını da göstermiştir. Kapitalizmde egemen sınıfın kadınının görevi; tüm asalaklığı, zevke düşkünlüğüyle, soyun devamını sağlamaktan ibarettir. Onun ayrıcalıklı konumu, proleter kadınların ve erkeklerin omuzları üzerinde yükselir. Bu anlamda da, burjuva kadın “hareketi”nin kadının kurtuluşu diye bir sorunu olmamıştır/olamaz da. Burjuva kadın ile proleter, emekçi kadının ortak “yazgı”sından söz edilemez.

Ezilen sınıftan kadını, Engels’in anlatımıyla:

“…Proletaryada, tek-eşlilik ve erek üstünlüğünün, kendisinin korunması ve mirasçılara geçmesi için kurulmuş olduğu hiçbir mülkiyet bulunmaz; öyleyse, bu sınıfta, erkek üstünlüğünü yararlı hale getirmek için hiçbir uyarıcı yoktur. Üstelik, hatta bunu sağlamak için gerekli araçlar bile eksiktir, bu üstünlüğü koruyan burjuva hukuku, yalnızca mülk sahipleri ve onların proleterlerle olan ilişkileri için mevcuttur; tuzluya oturur, öyleyse para yokluğundan, işçinin karısı karşısındaki durumunda, koşullara göre, bambaşka kişisel ve toplumsal ilişkiler hüküm sürer. Ve üstelik, büyük sanayi, kadını evden kopararak emek pazarına ve fabrikaya gönderdiği ve onu çoğunlukla ailenin desteği durumuna getirdiğinden beri, proleterin evinde, erkek üstünlüğünün son kalıntısı da temelini yitirmiş oldu-belki, tek eşlilikle birlikte töreye girmiş bulunan, kadınlara karşı bir kabalık artığı hariç… Sözün kısası, proletarya evliliği, sözcüğün etimolojik (kaynağa değin) anlamında tek-eşli biçimindedir, ama tarihsel anlamında, asla tek-eşli biçiminde değildir.” (32)

Kapitalizmin kadının kutsal eşiğin dışına çıkmasının koşullarını oluşturmasını tek taraflı olarak ele alamayız. Kapitalizm bir yandan kadının sanayide çalışmasının koşullarını hazırlarken, aynı zamanda ona, proleter kadına seçim hakkı tanımaz. Üretime katılan kadının durumunu Engels şöyle anlatıyor:

“…Toplumsal üretim yolunu –ama yalnız proleter kadına- yeniden açan, günümüzün büyük sanayidir, ama bu yol, öylesine koşullar içinde açılmıştır ki, kadın, eğer ailenin özel hizmetiyle ilgili görevlerini yerine getirmek istese, toplumsal üretimin dışında kalır ve bir şey kazanmaz; buna karşılık, eğer toplumsal üretime katılmak ve kendi hesabına kazanmak isterse, ailesel görevlerini yerine getirmekten uzak kalır. Kadın için bütün çalışma kollarında, fabrikadaki gibi doktorluk ve hukukçulukta da, durum budur. Modern karı-koca ailesi, açık ya da gizli, kadının evsel köleliği üzerine kurulmuştur ve modern toplum, salt karı-koca ailelerinden –moleküller gibi- meydana gelen bir kütledir…” (33)

Evet, kapitalizm kadını büyük ölçekli sanayide çalışma yaşamına iterken, ekonomik bağımsızlığını da sağlar. Ancak, bazılarının anladığı gibi, bu bağımsızlık, kadının kurtuluşu demek olmadığı gibi, hele hele ekonomizm hiç değildir. Yalnızca, yaşamın kendisidir.

Kuşkusuz, kapitalizmde yasal olarak kadın ile erkeğin eşitliği sağlanabilir. Her ne kadar günümüzde gelişmiş emperyalist ülkelerin hiçbirinde tam bir yasal eşitlik sağlanamamış olsa da, bu tamamen mümkündür. Ancak, bu hukuki eşitliğin ardından en önemli soru gündeme gelecektir. Hangi sınıfın kadını, hangi sınıfın erkeğiyle eşitlenebilir. Proleter erkekle burjuva erkek arasında gerçek anlamda bir eşitlikten söz edilebilir mi? Ancak, o zaman kapitalizm koşullarında gerçek anlamda bir eşitlikten söz edilemeyeceği, fiili yaşamda kanıtlanmış olur ve burjuvazinin ikiyüzlülüğü ortaya çıkar.

Kadın Sorunu Tanımlamak

Kadının evrimini ve hür üretim tarzının kadın üzerindeki etkilerini, kadının toplumda aldı konumu genel çizgileri ile vermeye çalıştık. Tarihsel materyalizm; kadın ve erkeğin insanlığın ilk oluşumundan bu yana geçirdiği evreleri açıklayarak, bugünkü kadının durumunu ve kurtuluşunun anahtarını bize veriyor. Yine tarihsel materyalizm, kadının analık hukukunun yıkılışı ile ve tüm sınıflı toplumlarda ikinci sınıf insan konumunda tutulduğunu da açıklıyor. Tüm sınıflı toplumlar boyunca süren kadının ezilmişliği de, tıpkı devletin örgütlenmiş zor olarak, her toplumsal değişimde biçim değiştirmesi, ancak hiçbir zaman baskı ve sömürü aracı olma niteliğini yitirmemesi gibi, kadının ikinci sınıf insan olma durumu da biçimsel değişimler geçirerek günümüze kadar gelmiştir.

Kadının ezilmişliği tüm sınıflı toplumlarda var olsa da, modern anlamda kadın sorunu kadın ile erkeğin toplumsal eşitliği sorunu kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır. Avrupa’da yaşanan burjuva devrimlerine katılan kadınlar, erkeklerle eşit olmamalarının nedenlerini sorgulayarak, yanıtlarını aramış ve eşitlik için mücadeleyi başlatmıştır, kendi örgütlülüklerini de oluşturmuşlardır. Feminist hareket burjuvazinin feodalizme karşı verdiği savaşımla birlikte ortaya çıkmıştır. Ancak o günün koşullarında geniş işçi ve emekçi kadın kitleleri, başlattıkları ekmek ayaklanmalarına daha fazla ilgi göstermişlerdir. Modern anlamda kadın sorunun tarihin gündemine girmesini, farklı çözüm yaklaşımlarının ve pratiklerinin gelişimi izlemiştir. Kadın sorununu sınıflar üstü bir sorun olarak algılayan çözümde burjuva sınıf damgasını taşıyan feminist hareket, daha sonraki yıllarda kadın sorununu toplumsal sorunların bir parçası olarak gören devrimci sosyalist hareket karşısında, hiçbir zaman kitleselleşme şansına sahip olamamıştır. Bu gerçeklik günümüzde de, kendini korumaktadır. Kadın sorunu, genel toplumsal sorunun bir parçasıdır. Tecrit halde, kendi başına ele alınamaz. Bunun gibi, çözüm yolu da toplumsal sorunun çözümünden ayrı olarak ele alınamaz. Kısaca tanımlayacak olursak, Bebel’in anlatımıyla kadın sorunu:

“Burada söz konusu olan, kadının, insan toplumunun tam, eşit haklara sahip ve olabildiğince yararlı etkinlikte bulunan bir organı olabilmesi için, sosyal organizmamızda hangi konumu alması gerektiği, güçlerini ve becerilerini her yönde nasıl geliştirebileceğidir. Bizim bakış açımıza göre bu sorun, baskı, sömürü, yoksulluk ve sefaletin yerine, bireylerin ve toplumun sağlığının geçmesi için, insan toplumunun hangi biçimi ve örgütlenmeyi alması gerektiği sorunuyla denk düşmektedir. Demek ki, kadın sorunu bizim için, şu anda tüm düşünen kafaları uğraştıran ve tüm düşünceleri harekete geçiren genel sosyal sorunun yalnızca bir yanıdır, bu nedenle nihai çözümünü yalnızca, toplumsal çelişkilerin ortadan kaldırılmasıyla ve bunun yol açtığı kötülüklerin yok edilmesiyle bulabilir.” (34)

DİPNOTLAR:

29-  Engels, Age, s. 166

30-  Age, s. 152-153

31-  Kadın ve Sosyalizm, s. 104

32-  Engels, Age, s. 76-77

33-  Engels, Age, s. 78

34-  Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s. 37, İnter Yay.

 

Leave a Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir