İşçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların, sermaye egemenliğine karşı ve keza aynı zamanda erkek egemenliğine erkek egemen değerlere ve evin küçük patronuna karşı mücadeleye seferber edilmesi, bilinçlenmesi ve örgütlenmesi yolundaki çabalar, devrimci kararlılığın en kesin ölçülerinden birisidir. Kadınlar katılmadan devrim olmayacağına, sermaye egemenliği devrilemeyeceğine göre başka türlüsü düşünülemez. Bu böyledir çünkü milyonlarca emekçi, ev emekçisi kadın, ezilen sınıfın kadını çifte baskı ve sömürünün cenderesi altında kendine güvenini yitirmiş, bastırılmış, edilgenleştirilmiş, tabileştirilmiş, örgütlenme ve birlikte hareket etme yeteneği felç edilmiş, aile çemberinin küçük dünyasına hapsedilmişlerdir. Devrimci kararlılığın, devrimci iradenin daha çetin bir sınava gireceği başka bir toplumsal kesim yoktur.
Kadının özgürleşmesi ve kadın kurtuluş mücadelesi, keza işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların devrim ve sosyalizm mücadelesine seferber edilmeleri devrimci görevleri, ’90’lardan günümüze ilerici hareketin gündeminde olageldi. Devrimci hareket içerisinde; birisi devrimci diğeri de statükocu ve muhafazakar iki tutum, iki çizgi açığa çıktı. Devrimci çizgi, teorik, programatik, pratik ve politik olarak, ’70’lerde doğan ve ’90’lara kadar devam edegelen “devrimciliğin erkek hali”ni aşma, “devrimciliğin erkek hali”nden kopuşma rotasında ilerlemiştir. Bu uluslararası komünist hareketin teorik birikimin ve deneyimlerin en ileri düzeyden kavr
amayı kapsadığı gibi, bütün bir 20. yy. sosyalizmi ve devrim deneyimlerini sınırlılıklarından ve eleştirel devrimci analizinden çıkan sonuçlarla, komünist birikimin ulaşmış olduğu sınırları, düzeyi aşmayı da kapsamaktadır.
ikinci çizgiye gelince, o “devrimciliğin erkek hali”ni kıskançlıkla savunma ve sürdürmesi nedeniyle statükocu ve muhafazakar olduğu gibi, aslında gelişen devrimci çizgiye karşı gösterdiği direnç ve reaksiyon nedeniyle düpedüz gericidir. Tıpkı sosyal şovenizm gibi, inceltilmiş erkek egemenliğini savunmaktadır. O kadın cinsinin özgürleşmesinden, kadın kurtuluş mücadelesinden dem vurmakta; lakin kadının özgürleşmesi ve kadın kurtuluş mücadelesini sermaye egemenliğine karşı mücadeleye indirgemekte, erkek egemenliğine, erkek egemen değerlere ve evin küçük patronluğuna karşı mücadeleyi ihmal edilebilir gördüğü içindir ki, sermaye egemenliğine, kapitalizme ve faşizme karşı mücadelede ezilen sınıfın kadının ezilen sınıfın erkeğine tabi olmasını savunmaktadır. Demek ki burada inceletilmiş erkek egemen çizgi gerçeği ile karşılaşıyoruz.
Hakkını yememek için belirtelim, KızılBayrak, ilerici hareket içerisinde bu gerici çizginin bayraktarlığını yapmaya soyundu. Bu yolda 8 Mart’tan 8 Mart’a çok çabalar harcadı. En son 2008 8 Mart’ında sonra TKİP Merkezi Yayın Organı Ekim’in Mayıs 2008 tarihli sayısında yer alan, “8 Mart’ın tanıklık ettiği ayrışmanın ilkesel anlamı ve politik önemi” başlıklı yazıyı yayınladıktan sonra, Devrimci 8 Mart Platformu’na hakim inceltilmiş erkek egemen çizgisiyle onun şahsında mücadele edilmesi onurunu hak etti. Şimdi şu soruyla başlayabiliriz.
8 Mart Neyi Simgeler?
Devrimci hareketin bu soruya yanıtı, onun pratiğinde verilidir. Onlar için 8 Mart, sınıf mücadelesi tarihinde yaratılmış takvimsel bir gündür. Tarihlerinin belli bir aşamasından itibaren devrimci örgütler 8 Mart’tan 8 Mart’a düzenledikleri etkinliklerle bu günü anarlar/ kutlarlar. Bu kutlamalar vesilesiyle kadın sorunu ve özgürleşmesine dair UKH’den ödünç aldıkları bazı genel değerlendirmeleri tekrar edip, inceltilmiş erkek egemenliğinin yön verdiği pratiklerini sorgulamaksızın, bir sonraki 8 Mart’a kadar “sorun”u rafa kaldırırlar. Devrimci hareketin pratiğine damgasını vuran devrimci görevlerin bu dar, sınırlı kavranışıyla hesaplaşmak ve kopuşmak yerine bazıları bir adım önce çıkarak takvim devrimciliğini teorize etme ve inceletilmiş erkek egemen çizgide derinleşme yolunu tutuyorlar. Devrimcilere bu alanda pasifizmi öğütleyen, her taraftan kendiliğindencilik akan bu “izah”a, kendiliğindenciliği teorize eden bu yaklaşıma biraz daha yakından bakmakta yarar var.
“Bahar döneminin genel kitle hareketliliğinde 8 Mart’ın kendine özgü bir ağırlığından söz edilemez. Bu anlaşılır bir durumdur. Zira olup bitenler daha çok bir kutlama günü sınırları içinde kalmaktadır.” (KızılBayrak, 2008/3, agy)
“8 Mart’ın kendine özgü bir ağırlığından söz edilemez” diyorsunuz öyle mi? Bu saptamanın Ekim’in dahil olduğu Devrimci 8 Mart Platformu bakımından “anlaşılır bir durum” olmasına bir diyeceğimiz yoktur. Zira kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Mart onlar için “bir kutlama günü sınırları içinde kalmaktadır.” Ancak kendi gerçeklerini itiraf ederken bu platform dışında kalan bütün güçleri de takvim devrimciliğine dahil etmelerinin beyhude bir çaba olduğunu belirtmeliyiz. Ekim’in takvim devrimciliğine, kendiliğindenci pratik ve yaklaşımlarına kılıf bulma çabası 8 Mart 1 Mayıs kıyaslamasıyla şöyle devam ediyor.
“1 Mayıs’da kuşkusuz bir kutlama günüdür. Fakat uluslararası devrimci işçi hareketinin tarihinde bu kutlama, salt kendi içinde özel bir gün olarak değil, fakat sürmekte olan mücadelenin özel bir çabayla yoğunlaştırıldığı bir dönemin tepe noktası olarak ele alınmış, zamanla buna uygun gelenek oluşturulmuştur” (agy)
Öncelikle şunu belirtelim ki, Ekim, 8 Mart şahsında inceltilmiş erkek egemen çizgi ile takvim devrimciliğine devrimci hareketin bu iki geri, bu iki zaaflı yapısal niteliğini mükemmel şekilde birleştirmektedir. Gerçektençok ilginç! Pek i”takvim devrimciliği” ile “inceltilmiş erkek egemen çizgi” arasındaki bağıntı bağ nedir?bunlar tesadüfen yan yana gelmiş değiller. Muhataplarımızın geleneksel biçimde yaşattıkları, ’75-80 döneminin “devrimci kendiliğindencilik” zihniyeti, tarzı her iki durumun özünü ve ruhunu oluşturmaktadır.
Özrü kabahatinden büyük bu temellendirme aynı satırlarda kendi tutarsızlığını da ortaya koyuyor. 1 Mayıs’1 “kendi içinde özel bir gün olarak” kutlamaktan çıkaran şeyin; “mücadelenin özel bir çabasıyla yoğunlaştırıl”masıyla sağlandığı gerçeğinin itiraf etmek zorunda kalıyor. Ekim’in kendiliğindenci, inceltilmiş erkek egemen çizgiye ve takvim devrimciliğine kılıf bulma çabası itiraflar dizisine dönüşüyor, işçi ve emekçilerin uluslararası mücadele tarihinde yaratılmış bu günler hiçbir zaman kendi kendine özel bir gün an haline gelmezler, gelemezler. Dolayısıyla Ekim’in ” 8 Mart’ın kendine özgü bir ağırlığından söz edilemez” diyerek bunu gerekçe olarak göstermesi, daha doğrusu bahane üretmesi, kendiliğindenciliğin acırı ası iflasından, sefaletinden başka nedir ki! Çok açık ki bunun için özel çaba göstermek emek vermek, mücadele etmek gerekir. Ekim’in yaptığı bu değerlendirme aslında onların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Cünü’nün neyi simgelediğini anlamadıklarını gösterir. Zira, onlar kendi durumlarına kılıf arama derdindeler. Bakış açısı, daha başından erkek egemen zihniyete kurban gitmiş bir yapının devrimci hareketin içine düştüğünü zaafın izah etme çabası da kaçınılmaz olarak böylesine trajik komik bir hal alabilir/ alıyor…
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; kadın sorununu kadının ikinci cins olması-ni;işçi, emekçi ve genç kadınların ikinci cins olmasını işçi, emekçi kadının çifte baskı ve sömürüye uğradığını ve bütün bunlardan kurtuluşu için mücadeleyi simgeler, somutlar. Yalnızca bu kadar da değil; bu sorunların tecrit halde 8 Mart’ların sorunu olarak düşünülüp, algılanamayacağını da kapsar 1910 yılında toplanan 2. Enternasyonal Kadınlar Konferans’ında dokuma işçisi kadınların anısınaClara Zetkin’in 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanması önerisinde de bu bakış açısı vardır. Dolayısıyla 8 Martlar takvim devrimciliğine demir atmış grupların algıladığı gibi yalnızca tarihsel bir gün değildir. Aksine 8 Martlar; 1857 ve 1886 yıllarında Amerikalı işçi kadınların Amerikan burjuvazisine karşı yaktıkları mücadele ateşini dünden alıp bugünümüzü aydınlatmanın, gelecek özgür günleri yakın kılmanın bir aracıdır. 8 Mart’lar, kadın özgürlük mücadelesini büyüterek geleceğe taşımanın bir basamağı, özel bir an’dır. Tıpkı işçi sınıfının birlik mücadele dayanışma günü 1 Mayıslar; Kürt halkının başkaldırı günü 21 Martlar gibi 8 Mart’ta emekçi kadınlar için mücadele günüdür. Gerisi mi? Laf-ı güzaf!!!
Kendiliğindenciliğin derin sularında seyreden Ekim, şu incileri döktürmekten kendini alamaz:
“Toplumsal gerilik, bunun kadın sorunu üzerinde daha da belirgin bir biçimde kendini göstermesi, işçi kadın eksenli etkili kadın hareketi geleneği olmayışı vb. 8 Mart’ın iyiden iyiye kendi içinde bir kutlama günü sınırlarına mahkum etmektedir” (agy)
Bu satırları döktüren bir yapı hala öncülük önderlik iddiasında olabiliyor! Oysa bu zavallı ve sefil kendiliğindencilik olsa olsa nal toplayıcılık olarak tanımlanabilir. Sizi inceltilmiş erkek egemenliğinin şampiyonları sizi, orada durun bakalım! Sizin sormadığınız soruyu biz soralım. 8 Mart’ın “kendine özgü ağırlığı”nın olmamasında komünist, devrimci, öncülük, önderlik iddiasında olan yapıların hiç mi sorumluluğu yoktur? Söz konusu yapıların gerek 8 Mart’larda ve gerekse de bir bütün olarak işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların, ezilen kadın cinsinin özgürleştirilmesi ve kadın kurtuluş mücadelesinde izledikleri çizginin hiç mi rolü payı yoktur? Ya da bu durum hangi çizginin eseridir, hangi çizginin sonucudur diye sorsak, sınıfsal yaklaşım, devrimcilik, sosyalizm, marksizm bakımından yanlış mı olur?… Sahi siz bu soruları niçin sormuyorsunuz? Onlarla yüzleşecek, onlarla hesaplaşacak devrimci bilinç, cüret ve inceltilmiş erkek egemen çizginin sürdürücülerinde bu konuda yarattığı gericiliğin durmaksızın nasıl reformizm ürettiğini özel olarak açıklamamızı ister misiniz?
Hemen söyleyelim ki, Devrimci 8 Mart Platformu’nun kesinlendiği inceltilmiş erkek egemen çizgi için, özel olarak işçi, emekçi kadın kitlelerini 8 Mart’tan 8 Mart’a hatırlamak, 8 Mart’ta da yarım hatırlamak hiç de zorunlu değil aslında. Yani kendi çizgilerinde, ezilen sınıfın kadın kitlelerine özel olarak gitmeyi, ezilen sınıfın ezilen cinsi gerçeğini her yönüyle hesaba katan özel yöntemler, özel çalışma. Mücadele ve örgüt biçimleri geliştirmeleri pekala olanaklıdır. Fakat bunu bile yapmıyorlar!… Gerçekten neden yapmadıkları, yapamadıkları çok önemli bir soru olarak onlardan yanıt istiyor. Biz şu kadarını söyleyelim ki, Devrimci 8 Mart Platformu’nu oluşturan yapılar genel olarak, hiç değilse uluslararası komünist hareketin teorik birikimi ve pratik deneyimlerini kavramayı sağlayabilecek düzeyde bile bir kadın aydınlanması yaşamadılar. Dahası bu onlar için bir ihtiyaç haline bile gelmedi. Yani demek ki, ken-diliğindencilik, “devrimci kendiliğindencilik” devrimciliğimizin eril hali olarak, inceltilmiş erkek egemen çizginin serasıdır.
Yasak Savarı Kim?
Takvim devrimciliğinin ve inceltilmiş erkek egemen çizginin bir diğer adı yasak savmadır. Bugüne kadar devrimci hareket kadın sorunu özgürleşmesi ve örgütlenmesi konularında var olan zaaflarını 8 Mart’larda “telafi” etme daha doğrusu örtbas etme, savuşturma telaşı/ çabası içerisinde olmuştur. Ancak işin abesi olan ve herkesin bildiği kabul ettiği şey; böylesine temel bir sorunda var olan zaafların 8 Martlarda yasak savma babından etkinliklerle telafi edilemeyeceğidir. Şayet tutarlı bir anlayış ve devrimci bir pratiğe sahip değilseniz özeleştiri silahınızdan güç almıyorsanız, daha doğrusu kendi sınırlarınıza saldıracak devrimci cüretiniz, bir iç devrimi, bir devrimci kopuşu örgütleyebilecek ideolojik teorik duruşunuz, devrimci yenilenme gücünüz ve enerjiniz yoksa inceltilmiş erkek egemen çizginin batağında çırpınmaktan bitap düşersiniz. Sıkıştığınız yerde başkalarına saldırmak onları da kendi zaaflarınıza ortak etmek gibi beyhude çabalara girer; hiç olmadık yerden medet umar, bazı genellemelerle durumu idare etmeye çalışırsınız. Bunun adı oportünizmdir. Bugüne kadar da hiç kimseyi, hiçbir grubu ihya etmemiştir/ edemez de!
8 Martları takvimsel bir gün olarak ele alıp yasak savan devrimci hareketin bu pratiğine kılıf bulma çabası içerisinde olan Ekim’in tutumu buna tipik bir örnek oluşturuyor.
Ekim diyor ki; “bugünkü koşullarda 8 Mart vesilesiyle politik açıdan önemli olan kurulu düzendeki kadın sorunun etkili bir propaganda ve ajitasyon vesilesi olarak kullanabilmek, sorunun anlamını, kapsamını ve çözümüne ilişkin temel devrimci düşünceleri, daha çok da devrimci şiar ve istemler olarak, başta işçiler olmak üzere emekçilerin geniş katmanlarına taşıyabilmektir” (agy)
Tek bir cümleden ibaret olan bu görev tanımında “bugünkü koşullar”a dikkatinizi çekmek istiyoruz. Zira bugünkü koşullar üzerinden görevler belirleyen Ekim hem kendi kitlesine hem de devrimcilere açık açık pasifizmi, kendiliğindenciliği öğütlemekte hiçbir sakınca görmüyor. Öyle anlaşılıyor ki, Ekim bu gücü devrimci harekette egemen zaaflardan alıyor. O’na göre birileri koşulları değiştirecek takvim devrimcilerine, yasak savıcılara alan açacak; sonradan onları buyur edecek. Öyle mi? Öncülük bunun neresinde! Düpe düz nal toplayıcılığı değil mi bu! Oportünist hilelerde hayli başarılı Ekim’de bu tür yaklaşımlar istisna değil. TKİP 2. Kongre değerlendirmelerinde; kadınlar birliği, kadın dernekleri tipik feminist örgüt modelleri” olarak değerlendiriliyor. Bugün açısından bu tip kadın kurumlarını, birlik ve dernekleri gereksiz buluyor. Ancak yarın “bunları gerektiren durumlar belki ortaya çıkabilir” diyerek manevra için açık kapı bırakmayı da ihmal etmiyor. En çarpıcı olan da, bu kurumlar “kitlesel bir kadın hareketine dayanan örgütler olursa eğer, elbette biz de bir biçimde bunlar içinde çalışma yoluna gider…” iz diyerek başkalarının emeği üzerine hesaplar yapmanın, hazırcılığın, kuyrukçuluğun çok tipik bir örneğini sergiliyorlar. Tamam “8 Mart vesilesiyle politik açıdan önemli olan kurulu düzendeki kadın sorununu etkili bir propaganda ve ajitasyon vesilesi olarak kullanabilmek…” gerekir diyorsunuz. Ev, peki ya”8 Mart” sathı mehili dışında ne olacak ne yapmayı düşünüyorsunuz? Bu Türkiye işçi sınıfı, kadın ve erkek işçilerden oluşmuyor mu? Kadın işçiler; sermayenin baskısı ve sömürüsünün yanı sıra, cinsel baskı ve sömürüye de maruz kalmıyor mu? Yani kadın işçilerin maruz kaldığı çifte baskı ve sömürüyü, daha doğrusu cinsel baskı ve sömürüyü ihmal edilebilir görmeyi ve ihmal etmeyi, sınıf siyaseti ve en bükülmez devrimcilik mi sanıyorsunuz? Tam da burada reformizm detektörü sinyal vermeye başlıyor… Daha baştan görevleri daraltıp sınırlandırmanız hakikaten çok tuhaf görünüyor… Sanki 8 Mart’ın simgelediği şeyi 8 Mart’a gömerek kurtulmak istiyorsunuz gibi bir hal var! Oysa 8 Mart’tan önceki bir kaç ay çok farklı bir telden çalıyordunuz, ne oldu böyle.
Reformist Oları Kim ?
2008 8 Mart etkinliklerinin ardından Devrimci 8 Mart Platformu ortak bir tutum alarak düzenledikleri etkinlikleri şıpın işi “kızıl” olarak nitelendirdi. Diğer etkinlikleri ise her biri keyfine göre renklendirdi. Kimileri “mor” yakıştırırken 8 Mart kadın etkinliklerine; bazıları da “pembe”yi uygun buldular. Bu yakıştırmalarının altımda bildik çarpıtmalarla “doldur”maya çalıştılar. Ben “söyledim”, “yazdım”, uysa da olur uymasa da olur kabilinden. Değerlendirmeleri bu minvale oturtarak, “kadın soru-nu”nu 8 Mart’tan 8 Mart’a hazırladıkları gerçeğini, keza inceltilmiş erkek egemen çizgiyi ve takvim devrimciliği tarz ve zihniyetini perdelemeye, örtmeye çalıştılar.
Devrimci 8 Mart Platformu’nda yer alan grupların yayın organlarında düzenledikleri 8 Mart’ı “kızıl” yapan ayırıcı özelliklerini aradık. Maalesef her birinin sayfalarında 8 Mart haberlerinin satır aralarına sıkıştırılmış “erkeksiz 8 Mart” kutlamasına saldırmaları dışında bir şey bulamadık. Bir de en önemlisi 8 Mart gibi bir günde kadınların ezilen cins olmaktan kaynaklı talep ve şiarlarının Devrimci 8 Mart Platformu’nda pek rağbet görmediğini tespit ettik.
Lenin Ne Yapmalı eserinde “herhangi bir örgütün niteliğini doğal ve kaçınılmaz olarak belirleyen şey, o örgütün eyleminin içeriğidir” der. Biz de buradan yola çıkarak, Devrimci 8 Mart Platformu’nun düzenlediği 8 Mart mitinginin içeriğine bakarak nasıl “kızıl” olmuş; 8 Mart Kadın Platformu’nun düzenlediği miting neden “mor” ya da “pembe”imiş ona bakalım…
Bilindiği gibi her iki mitingde 8 Mart’ı kutlamak amacıyla yapıldı. 8 mart ve kadın yan yana geldiğinde hiç tartışmasız burada özne kadındır. Her hangi bir spekülatif tartışmaya malzeme yapılmaması için burada kadın kavramı içerisinde; Kürd’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Ermeni’siyle, Rum’uyla, Çerkez’iyle, Cürcü’süyle… Bu coğrafyada yaşayan bütün ulus, uluslar, ulusal ve dinsel topluluklardan, işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınları özcesi ezilen sınıfın ezilenlerini kast ettiğimizi belirtelim. 8 Mart gibi bir günde özne’nin kadın olması gerektiği doğrusundan yola çıkacak olursak; ezilen sınıfın kadınların kadın talep ve şiarlarının eylem alanına damgasını vurması gerekir. Buradan hareketle her iki mitingin şiarlarına bakalım:
8 Mart Kadın Platformu; “Susmayacağız, Durduracağız!” şiarıyla erkek egemenliğine, “namus” cinayetlerine, cinsel taciz ve tecavüze, şiddete, savaşa, ırkçılığa, yoksulluğa, SSGSS’ye karşı kadınları miting alanında birleştirdi. Devrimci 8 Mart Platformu’da “emperyalizme, şovenizme, gericiliğe, sosyal yıkıma, sömürüye ve ayrımcılığa karşı, kadınlar örgütlü mücadeleye!” şiarıyla miting alanında esas olarak erkekleri birleştirdi…
Çok açık ki her iki mitingin şiarında genel taleplerde bir ortaklık göze çarparken ne yazık ki Devrimci 8 Mart Platformu’nun temel şiarında bugün geniş emekçi kadın kitlelerinin kadın olmaktan kaynaklı talepleri kendisine yer bulamamış! Bir de geçerken küçük(!) bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyoruz. 8 Mart Kadın Platformu “Susmayacağız, Durduracağız!” diyor. Devrimci 8 Mart Platformu ise; kadınları “örgütlü mücadeleye” çağırıyor! Elbette geniş emekçi kadın kitlelerini örgütlenmeye çağırmak gerekir. Ancak 8 Mart günü için tercih edilen bu temel şiarlara alt alta koyduğunuzda birinci de; kadın aktif bir özne. ikincide ise pasif, edilgen bir konumda!!!
Gelelim miting alanında kürsünün kullanılmasına şıpın işi “kızı I” I iğin nereden geldiğini arıyoruz ya! 8 Mart Kadın Platformu’nun düzenlediği mitingde tertip komitesi adına Türkçe ve Kürtçe yapılan konuşmada platformun temel şiarı öne çıktı. Ayrıca direnişte olan ilbek Tekstil ve Kocaeli Üniversitesi işçileri adına birer konuşma yapıldı. Tuzla tersanelerinde iş cinayetlerinde eşini kaybetmiş olan Rukiye Levent tersane işçilerinin eşlerinin sesini alana taşıdı. Miting müzik ve halaylarla bitirildi.
Devrimci 8 Mart Platformu’nun organize ettiği mitingde yapılan ortak konuşma da temel şiar ekseninde olmuş. Ve miting müzik halay ve marşlarla son bulmuş!
Hangi kürsü daha devrimci?! Ortak konuşma metni müzik ve şiir dışında kürsüye ne taşıdınız? 8 Mart’ta emekçi kadınlar için kurulan kürsüden direnişteki işçilerin iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin ailelerin sesini yükselten kim? Sorular çoğaltılabilir. Ancak biz bu kadarla yetinelim. Ve bir de mitingleri kimlerin düzenlediğine bakalım. Burada tek tek katılımcıları saymayacağız. Ancak her iki platformda da; ilerici, demokrat, yurtsever, devrimci, komünist grup ve partiler ile kitle örgütü ve sendikalar yer aldı. Bu yıl feministler 8 Mart Kadın Platformu’nun örgütlediği mitingin organizasyonunda yer almayıp yalnızca katılımcı oldular. Onların platformdan çekilmiş olmalarından olumlu bir durum olarak değerlendirmediğimizi de geçerken belirtmiş alalım, bugün için
Şimdi başa dönüp bazı noktaların altını çizebiliriz… Devrimci 8 Mart Platformu 8 Mart gibi bir günde geniş emekçi kadın kitlelerinin kadın olmaktan kaynaklı özel taleplerini bugün için görmezden gelmiştir.
Kürsüde de günün özgünlüğüne uygun mitingi “kızıl’laştıracak her hangi bir varoluş sergilenmemiştir. 8 Mart mitingi her hangi bir mitingden çok da farklı olmamıştır.
Ezici olarak erkek katılımcıların damgasını vurduğu bu mitingde de ; devrimci grupların ne kadar erk’ek oldukları tescillenmiştir. Devrimci grupların geniş emekçi kadın kitleleriyle bağının da ne kadar zayıf olduğu görülmüştür.
Yine bu miting tablosundaki erkek rengi “her işi olduğu gibi Mart’ı da en iyi biz kutlarız!” mesajını vermiştir.
Sıraladığımız bu gerçekler Devrimci 8 Mart Platformu bileşenlerinin düzenledikleri mitinge “kızıl”lığı yakıştırıp, diğer mitingi “mor”, “pembe” ilan etmeleri gerçekleri değiştirmiyor. Aksine, bugün geniş emekçi kadın kitlelerinin kadın olmaktan kaynaklı sorunlarına ilgisizliklerini, emekçi kadın kitlelerine ne kadar yabancılaştıklarını; devrimcilik- reformculuk tartışmalarından var olan pratikleriyle bırakalım devrimciliği, reformcular kadar bile olamadıklarını; geleneksel erkek bakış açısının devrimci hareket üzerindeki etki düzeyini inceltilmiş erkek egemen çizginin hakimiyetini göstermektedir.
Gerçekler böyleyken Ekim, 8 Mart mitinglerinden hareketle, şu saptama ve değerlendirmeleri yapıyor:
“Bir yanda 8 Mart’ı emekçi ve devrimci içeriği ve gelenekleri ile ele alan Devrimci 8 Mart Platformu, öte yanda onu salt bir kadın eylemine indirgeyen, böylece emekçi ve devrimci karakterinden arındıran içini boşaltan reformist feminist cephe.”
“Emekçi ve devrimci karakterinden arındırılmış “erkeksiz 8 Mart” anlayışı, temel özelliği bu olan…”
Ekim, sanki ı Mayıs’tan, Newroz’dan, ı Eylül’den vb. bahsediyor gibi, 8 Mart’ın “salt bir kadın eylemin indirgenmemesi” gerektiğinden dem vururken traji komik bir duruma düştüğünün farkında değil. Farkında olmaması da doğal; inceltilmiş erkek egemenliği işte bu türden bir körlük yaratıyor. Bu öyle bir körlüktür ki, “insan oğlunun” gözünü çıkaran gerçekleri hoyratça çarpıtmasını, tahrif etmesini getiriyor.
Yukarıda her iki mitingin karşılaştırmalı analizini yaptık. Şimdi soruyoruz:
8 Mart Kadın Platformunun 8 Mart etkinlikleri ve mitingi neden “emekçi ve devrimci karakterde” değildir? 8 Mart’ı “salt bir kadın eylemine indirgediği” için mi?yani erkeksiz olduğu için mi?
Tabii soruları diğer şekilde de sorabiliriz. Devrimci 8 Mart Platformu’nun, 8 Mart etkinliklerine ve mitingine “emekçi ve devrimci karakterini” veren nedir? “Salt bir adın eylemine indirgememesi mi? Yani erkek devrimcilerin de katılmasa ve hatta miting alanda çoğunluk oluşturması mı?
Gerçeklerin gözüne çakmak çakmak bakın doğru sorular bizi bu durumda 8 Mart’ın “emekçi ve devrimci karakterini” verini de güvenceye alanın da erkek devrimciler olduğu sonucuna götürüyor, inceltilmiş erkek egemen çizgi, devrimciliği, devrimci erkeklerin tekelinde tutuyor, devrimci kadınların, devrimci erkeklere bağlığını, tabiiyetini örgütlüyor; devrimci saflarda kadının ikinci cins konumunu inceltilmiş biçimde yeniden üretiyor.
Sonuç yerine ilginç bir durumu dikkat çekerek, yazıyı noktalamak istiyoruz. Kızıl Bayrak, 8 Mart’ı önceleyin bir kaç aylık dönemde komünist kadın hareketinin de baskısıyla, işçi emekçi kadınlara yönelik çalışmalarını artırma, yoğunlaştırma çabası içine girmiş gözüküyordu. Böyle bir yönelimim gelişmesi her halükarda devrimci bakımdan anlamlı olur, olumlu sonuçlar üretebilirdi. Buruda eleştirdiğimiz”8 Mart’ın tanıklık ettiği yarışmanı ilkesel anlamı ve politik önemi” başlıklı yazıda söz konusu yönelimin izine rastlamadık. Hata inceltilmiş erkek egemen çizgiyi derinleştirmek bu konuda tam bir uyuşma içinde olduğu “halkçı müttefiklerinden rol kapmaya çalışıyordu. Ne olmuştu? O naif yönelimin ömrü birkaç ay mı sürebilmişti? Bir irade kırılması mı yaşanmıştı acaba? Ne olmuştu da inceltilmiş erkek egemen çizgi Mayıs’ta erilce kükremişti! Sahi inceltilmiş erkek egemen çizgi kriz içerisinden miydi yoksa?