Sosyalist kadın aydınlanması -I- 

Füsun Erdoğan
Gebze Kadın Kapalı Hapishane’den yazılarını hazırlayarak mevsimlik periyodla çıkardığımız Sosyalist Kadın Dergisi’nde Aynur Özgür mahlasıyla hazırladığım dosyaları buraya bırakıyorum. Bir gün kadın yazılarından oluşan bir kitap hazırlar mıyım bilemiyorum. Ancak değişik yayınlara yazdığım gerek kadın yazıları, gerekse makale, araştırma inceleme yazılarımı bir araya toplamanın zamanı çoktan gelmiş olmasına rağmen bir türlü zaman ayıramadım. Sağolsun çalışma arkadaşlarımdan Yusuf arkadaş el atınca devamı geldi, gelecekte…Dilerim bütün bu çabalarımın kadın özgürlük mücadelesine ve genel mücadeleye katkısı olur…Tarihe dair küçük bir not daha düşmem gerektiğine inanıyorum. Sosyalist Kadın Dergisi’ni çıkarmaya karar vermemizde ve sonraki süreçlerde, en azından bilgim dahilinde tutsak olduğu süre boyunca İbrahim Çiçek‘in önemli katkıları olduğunu belirtmeliyim. “Sosyalist Kadın Aydınlanması” kavramı da yine İbrahim Çiçek‘e aittir ve hazırladığım dosyanın içeriğine dair mektup yoluyla benimle yürüttüğü tartışmaların yazarken büyük katkısı olduğunu belirtmeliyim…

Kısa Bir Tarih Çalışması 

Tarihin cilvesi

Toplumsal varlık olan insanlar; beslenmek, barınmak, kısacası yaşamlarını sürdürmek ve soyun üretimi/devamı için zorunlu ilişkilere girerler. Sonuç olarak insanlar kendi­lerini üretirken aynı zamanda tarihlerini de yaparlar. Dola­yısıyla insan eylemi her daim bilinçli ve iradi olmuştur. Ve­rili toplumsal, ekonomik koşullara insanlar, bilinçli ve ira­di etkide bulunarak hem tarihsel yasaları öğrenir ve işletir, hem de tarihin zorunlu yürüyüşünü etkiler. Sıra bu tarihin, yaşanmışlıklarını yazımına geldiğinde de egemen olanın, yani egemen sınıfın, egemen cinsin çıkarlarının bilinci devreye girer. Bu çıkar bilinci tarih kitaplarındaki kahra­manları egemen sınıflardan seçer; onların kahramanlık öy­külerini anlattırır.

Tarih kitaplarının egemen sınıfların, özel olarak da egemen sınıfların erkeklerinin kahramanlık öykülerini an­latması anlaşılır bir durumdur. Üretim araçlarını elinde tu­tanlar, egemen sınıfın erkekleridir. Ve bu egemenlik onla­rın üst yapı kurumlarına hakim olmalarını da sağlar. Tarih boyunca egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleri olmuştur. Hukukuyla, kültürüyle, diniyle, eğitimiyle hem kendi konumlarını güçlendirirler, hem de bu durumlarını ebedi kılmaya çalışırlar. Bu durum yönetici sınıfların erkek ve kadınlarını tarihin öznesi haline getirir.

Toplumsal bir varlık olan insan bilinçlendikçe, yani kendisini ve çevresini anlamaya, açıklamaya ve değiştir­meye çalıştıkça özne’leşir. Ozne’leştiği oranda sömürülen ve baskı altında tutulan ezilen sınıfın kadın ve erkekleri kendi tarihlerini yaparlar ve yazarlar. Ezilenlerin kendi tarihlerini yazma eylemleri, egemen sömürücü sınıfların tarih yazımındaki sınıf çıkar­larını temel alan tarafgirliğini de açığa çıkaracak biricik yoldur. Ancak tam da bu noktada karşımıza başka bir tarafgirlik çıkar. Ezenlerin tarih yazımında yok saydık­ları ezilenler de, kendi tarihlerini yazarken bir başka ezileni, kadını yok sayarlar. Birlikte mücadele ettikleri kadınların rolünün, katkılarının bir anda silikleştiğini ya da önemli oranda unutulup, atlandığını görürsünüz. Kuşkusuz ezilen erkeklerin bu davranışı da tesadüf değildir. Sömürülen ezilen sınıfın erkeğinin ezilen kadını bu yok sayışının temelinde erkeğin cins olarak çıkarları yatmaktadır. Her ne kadar sö­mürenler, ezenler karşısında kadın ve erkekler olarak ezilenler, tek bir sınıf olsalar da; sınıflı toplumların erkek cinsine bahşettiği ayrıcalıkları da ezilen sınıfın erkek­leri olarak her daim kullanmışlardır/kullanırlar. Dolayısıyla ezilen sınıfın erkekleri bakımından kadınların mücadeleye katılmaları, katkıları bir yardım olarak algıla­nır. Bu yaklaşım kadınlar bir cins bilincine ulaşmadıkları, kendileri için özne’leşme-dikleri oranda kadınlar bakımından da geçerlidir. Tarih yazımında da bu yaklaşım kendisini gösterir. Tarihin cilvesi denilen şey; dün ezenlerin ezilenlere oynadığı “oyun”, ezilenleri yok sayma eylemi bu kez başka bir formda ezilen erkeklerin ezi­len kadınlara oynadığı bir “oyun” olarak karşımıza çıkar. Ve her iki davranış biçi­mini belirleyen de; sınıfsal ve cinsel çıkarlardır. Bu nedenle kadın örgütleri, hare­ketleri “kadınların tarih yazımında dışlanmış olmaları”nı haklı olarak eleştirirler. Kadınları tarihin “kurbanları” olarak gören Simone de Beauvoir kadınların sürekli edilgen kılındığına vurgu yapar ve tarihte birkaç istisna; Jan Dark ve I. Elizabeth gi­bi “büyük” kadınların da bu başarılarını, büyüklüklerini erkeksi niteliklere uygun davrandıkları için kazandıklarını söyler. Dolayısıyla, bütün sınıflı toplumlarda ka­dını nesneleştiren erkek egemen sisteme karşı kadınların bilinçlenmesi, bir cins bi­linci oluşturması, kendi durumunu değiştirecek mücadele bilinciyle aydınlanması, iradeleşmesi; yani özne’leşmesi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar. Bu zorunlulu­ğun kavranmasıyla kadın “kendisi için kadın” olacak, kendi özgürlüğü için müca­dele edecektir. Ve bunu sağladığı, özne’leştiği oranda “tarihin dışında bırakılmış-lık”da işte o zaman tarih olacaktır.

Her ne kadar ezilenlerin tarihinde kadınların durumu, katkıları hak ettiği düzey­de yer almamış olsa da; özgürlük mücadelelerine katılan, büyük beklentilerle bu savaşımlarda yer alan kadınların tarihleri de, sınıf mücadelesinin tarihi gibi zengin­liklerle dolu uzun bir öyküdür aslında… Bu tarihi unutmanın, yok saymanın “karan­lığından çıkararak kolektivize etmek, onlardan öğrenmek, bir tarih bilinci oluştur­mak, bugünümüzü anlamak, özgürlüğü yakın kılabilmek, özne’leşmek için incele­mek, bilince çıkarmak, sonuçlar çıkarmak zorundayız. Kendi tarihimizin bilinçli ya­pıcıları olmak, iradeleşmek, özne’leşmek istiyorsak; okumak, çözümlemek, öğren­mek, aydınlanmak, aydınlatmak zorundayız. Hiç kuşkusuz “aydınlanmak” bilgi sa­hibi olmaktan daha fazla bir anlam taşır. Kadınların kendi sorunları ve tarihleri hak­kında bilgi sahibi olması bugünün, tabii tarihinde “yorumlanması”, “açıklanması” toplumsal, ekonomik düzen içinde kadın cinsinin, özel olarak da sömürülen, ezilen sınıftan kadının yerinin, durumunun açıklanması, aydınlatılması gerekir. Aydınlan­mak, burada ezilen cins olarak kadının bugünkü düzen içerisindeki nesnel ekono­mik ve toplumsal durumunun bilinciyle aydınlanması, kendi durumunu düşüncede değiştirerek pratik olarak devrimcileştirmek için gerekli eylem gücünü, enerjiyi oluşturması demektir. Erkek egemen sistemin yarattığı ve bütün topluma dikte et­tiği düşünce ve davranışlarda kopuşun yolu da buradan geçer. Kadınların tıpkı proletarya gibi “kendisi için sınıf” yani “kendisi için kadın” olması; başkaları için değil, bizzat kendisi, kendi özgürlüğü için bilgiye ulaşması ve bu anlayışıyla müca­dele etmesi gerekir.

“Kendisi için kadın” olmak; asla insanlığa, insanlığın öteki büyük sorunlarına gözünü kapatan kadın bencililiği, dar görüşlülüğü anlamına gelmez. Ütopyacı sos­yalistlerden beri bilinir ki, eğer kadını özgürleştirirseniz yabancılaşmanın sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin olmadığı “yepyeni bir toplum” elde edersiniz. Demek ki, ka­dının kurtuluşu aslında insanlığın kurtuluşundan başka bir şey değildir.

Kadınların kurtuluşu mücadelesinin tarihine dair hem farklı ülke deneyimleri, hen de coğrafyamızda küçümsenmeyecek oranda/düzeyde ürünler mevcut. Kadın­ların özgürlük mücadelesine ilişkin çıkan her kitapta, tarih yazımında kadınların yok sayılması içerikli haklı eleştirileri görebiliriz/görüyoruz. Ancak her ne hikmetse bu tür eleştirileri yapan kadınlar bizzat kendileri bu coğrafyada kadın özgürlük mücadele­sinde önemli bir yer tutan komünist kadın hareketini, EKB/EKD’yi görmezden gelerek yok sayıyorlar. Tarihin cilvesi denilen şey burada da karşımıza çıkıyor. Bu durumdan çıkarılması gereken sonuç; komünist kadınların tarihin yapımında olduğu kadar, bu tarihin yazılması ve sahiplenilmesinde de özne’leşmeleri gerektiğidir. Sosyalist Ka-dın’ın ilk sayısında “Sosyalist Kadın Aydınlanmasını dosya konusu olarak tercih et­memiz bu bakımdan da anlamlıdır.

Komünist Kadın Hareketi’nin tarihi Komünist Hareketin tarihiyle başlar, ilk baş­larda kadınlar Komünist Kadın Hareketi içerisinde az sayıda olsalar da, hareketin ge­lişimi ve yükseliş koşullarında kitlesel olarak mücadeleye katılmış komünist hareket saflarında yer almışlardır. Ancak uzun yıllar boyunca Komünist Hareket saflarında kadının durumu ve özgürleşmesi sorunlarında gerçek bir aydınlanma yanşanmadığı gibi bir cins bilinci de oluşturulamamıştır. Bunun bir devamı olarak da; işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların siyasal mücadeleye kazanılması için özel araçlar, yöntemler geliştirilememiş ve kullanılmamıştır. Yani devrimci komünist hareketin bütün bu yıllarına kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamındaki yaklaşımlara “dev­rimci kendiliğindencilik” damgasını vurmuştur. Bu nedenle yaptığımız bu kısa tarih çalışmasında Komünist Kadın Hareketi’nin ilk yıllarını “devrimci kendiliğindencilik” dönemi olarak adlandırdık. Ve bu dönem hareketin oluşmasından 1990’ların başına kadar sürmüştür/devam etmiştir. 1990’ların başı Komünist Kadın Hareketi’nin “tari­he girişi”dir. Her iki dönemi ayıran temel unsur, Komünist Kadın Hareketi’ndesosyalist kadın aydınlanmasının başlamış olmasıyla “devrimci kendiliğindencilik” döne­minin bitmesidir. 1990’h yılların ilk yarısındaki aydınlanma sürecini, “1. Dalga Sos­yalist Kadın Aydınlanması” olarak tanımlayabiliriz ve tanımlıyoruz. Bu tanım ve ay­rım aynı zamanda sosyalist kadın aydınlanmasının yeni bir dalgasının gerekliliğine de gönderme yapmaktadır. Kadın aydınlanmasının ilerici, yurtsever devrimci komü­nist hareketin geneli bakımından geçerli olduğunu, ancak gelişmenin çarpıcı biçim­de eşitsiz olduğunu da özel olarak belirtmeliyiz.

Komünist Kadın Hareketi’nin kısa tarihini, gelişimini süreçlerini, değişimin nite­liksel boyutunu bu dosyada inceledik. Komünist kadınlar bakımından gecikmiş bir görevi yerine getirdiğimize inanıyoruz.

Sosyalist Kadın Aydınlanmasından Ne Anlıyoruz?

“Aydınlanma” kavramı “insanın insanlığa dönüşü” olarak tanımlanmaktadır, “insanın insanlığa dönüşü” insanın evrendeki yeri, ne olduğu ne olacağı, neler ya­pabileceğini bilimsel olarak anlaması ve bilince çıkarması olarak yorumlanmaktadır.

“Aydınlanma” dendiğinde kavramsal bir açıklama çabasının ötesinde ilk akla gelen şey ya da şeyler; “ışık”, “bilgi”, “bilgiye ulaşmak”tır. “Aydınlık” ile “karanlık” kavramları iki karşıt kutba işaret eder. “Karanlık”, “aydınlık”ın bir öncesidir. Her­hangi bir konuda sorunda “aydınlanma” ihtiyacı bir şeylerin “karanlık”ta kaldığı bi­limin ve bilginin gücüyle aydınlatılması çözülmesi gereken bütün düğümlerin çözül­mesi, soruların yanıtlanması gerektiğini anlatır/kapsar.

Her ne kadar “aydınlanma” kavramı gerçeğin bilgisine ulaşmayı, gerçeğin bilgi­sine sahip olmayı kapsasa da; “aydınlanma”, “bilgiye ulaşma”dan bilgi sahibi ol­maktan öte, daha kapsamlı bir anlam taşır. Marx bunu Alman ideolojisinde şöyle ifa­de etmiştir.

Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştir­mektir. “(Marx, s. 24)

Evet, gerçekliği anlamak, açıklamak gerçeğin bilgisine ulaşmak, bilgi sahibi ol­mak; “Aydınlanma”nın ilk adımıdır. Ancak gerçek bir “aydınlanma”nın ikinci adımı, yani değişimin, değiştirmenin gelmesiyle oluşan bir bütündür, “insanın insanlığa dönüşu’nde değiştirme eylemi bir zorunluluktur, insan aydınlanırken aydınlatılma­lı, değişirken değiştirmelidir.

“Sosyalist Kadın Aydınlanması” derken, “aydınlanma”nın kapsam ve içeriğini kadın sorunu ve özgürleşmesi alanına giren bütün sorular, sorunlar oluşturur.

Bu içerikte; kadın cinsinin köleleştirilmesinin bir tarihi var.

Çifte baskı ve sömürünün bütün bir tarih boyunca aldığı biçimler var.

Kadınların toplumsal, ekonomik, kültürel yaşamdan dışlanması, eğitim hakkının gasp edilmesi ya da sınırlandırılması var. kadın sorunun ilerici, devrimci, yurtsever sosyalist hareketteki yansımaları var.

Dinin, ahlakın kültürün kadının köleleştirilmesindeki rolü var.

Koca, çocuk, mutfak üçgeninde kadının dünyasının nasıl dört duvar arasında sı-kıştırıldığı var…

Küçülen dünyasında kadının yeteneklerinin köreltilmesi, duygu dünyasının nasıl daraltıldığı var…

Modern anlamda kadın sorununun ortaya çıkışı ve yüzyılların çifte baskı ve sö­mürüye mahkum ettiği kadınların, bu baskı ve köleliğe karşı başkaldırısı, özgürleş­me mücadelesi var.

Kadın devriminin ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadeleleriyle ilişkilenişi var…

Dünyadaki bütün kadın hareketleri, örgütlerin deneyimleri, özgürleşme mücade­leleri var…

Özcesi, kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında nedenlerin, niçinlerin olması gerekenlerin yani bütün soruların aydınlatılması, bu kapsamda bütün düğümlerin çözülmesi var..

“Sosyalist Kadın Aydınlanması”, “kadın aydınlanmasını da kapsar. Keza, “Sos­yalist Kadın Aydınlanması”, tabi ki, kadın ayaklanması içinde mütala edilebilir. An­cak “Sosyalist Kadın Aydınlanması”, “kadın aydınlanmasını da “iraz tanımlayarak” özelleştirir. Yani özel olarak sosyalist kadının, devrimci kadın bilincin aydınlanması­nı kapsar ve vurgular. Bu bağlamda sosyalist kadınlar yalnızca “kadın ayaklanma­sında bir bilinç oluşturmakla kendilerini sınırlandırmazlar. Bu durumun değiştiril­mesinin de öznesi olurlar.

Coğrafyamızda “Sosyalist Kadın Aydınlanması” ihtiyacı pratikte 1990’ların ba­şında kendini dayatmıştır. Hiç kuşkusuz bu dayatmada 1980’lerin ortalarında baş­layan “kadın aydınlanmasının, feminist hareketin önemli pozitif etkilerini bir kez daha kaydetmeliyiz. 1990’ların ilk yarısında yaşanan “Sosyalist Kadın Aydınlanma­sı” devrimci, komünist örgütlerin her biri bakımından değişik düzeylerde etkili ol­muştur. Ve bu süreç, bir bakıma bugün de devam etmektedir. Bütün bir “sosyalist kadın aydınlanmasının yaşamdaki izdüşümleri, bu konulardaki gelişim düzeyleri devrimci ve komünist örgütler, bakımından teorik, politik, ideolojik açıdan rahat­lıkla görülüp değerlendirilebilir.

“1.Dalga Sosyalist Kadın Aydınlanması” diye ifade ettiğimiz Komünist Kadın Ha­reketi’nin 2000’lerin ilk yarısındaki pratik çaba ve yönelimi, atağı, 1. Dalga Sosya­list Kadın Aydınlanmasının sınırlarını/sınırlıklarını açığa çıkartmış, Komünist Kadın Hareketi’nin geldiği ulaştığı düzeyden itibaren gelişiminin önünün açacak, gelişi­minin itici gücü olacak daha derin geniş ve kapsamlı kategorik olarak daha üst bir düzeyde sosyalist kadın aydınlanması ihtiyacını açığa çıkartmıştır. Bugün iradi, özel olarak planlanarak örgütlenmiş daha derin ve kapsamlı yeni bir “aydınlanma” sürecini geliştirmekle yükümlüyüz. Buna sosyalist kadın aydınlamasının 2. dalgası diyebiliriz. Dün “Sosyalist Kadın Aydınlanması” kapsamında komünist kadınlar, neredeyse sıfırdan başlamış, Uluslararası Kadın Hareketi’nin (UKH) deneyimleri ve soruna teorik yaklaşımlarını incelemiş, öğrenmiş buradan bir “aydınlanma” yaşamış bu kapsamda coğrafyamız bakımından sonuçlar çıkarmış, buna uygun bir pra­tik faaliyet örgütlemiş, örgütlemeye çalışmışlardır. Hiç kuşkusuz komünist kadınla­rın bu alanda attıkları irili ufaklı adımların her biri oldukça değerlidir. Komünist ka­dınların bu alandaki faaliyetlerinin bazı dönemlerde, anlarda “sosyalist kadın aydınlanmasının”nen ilk yıllarının bile gerisine düşülmesi,yine hareketin gelişiminin düz bir çizgide ilerlemediğini göstermektedir. Ve en önemlisi de; “aydınlanma”, “öğrenme” faaliyetinin gerek bireyler, gerekse de siyasal özneler bakımından bit­meyen bir eyleme süreçleri olduğudur. Dolayısıyla da, belli an’larda süreçlerde özel bir yoğunlaşma, yönelim sağlamak, hareketin gidişini hem nicelik hem de niteliksel olarak olumlu yönde etkiler.

Bugün tarihe baktığımızda, devrimci komünist hareketin Rönesans’ı olarak tanım­ladığımız birlik devriminin bu alandaki etkilerine dair kısa da olsa bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Kadınlar arasında komünist çalışmanın özel olarak örgütlenmesi­nin araçlarından biri olan EKB’de, komünist kadınların yürüttükleri ortak faaliyet bir­lik devriminden daha öncesine rastlar. Ve bu durum komünist kadınlar bakımından bir avantaj olmuştur. Marksist Leninist Komünistler birlik devrimi sonrasında bu avan­tajı da kucaklayarak, komünist kadınların kazanım ve birikimlerini birleştirmek, bü­yütmek ve bütün bir kolektife yaymak, mal etmek için farklı araçları devreye koyabi­lir, buradan da bir kurumsallaşma sağlayabilirlerdi. Böyle bir adım hiç kuşkusuz hem pratik faaliyetinin niteliksel düzeyini geliştirip güçlendirmenin yanı sıra; genel olarak kadın ve erkek kadrolarda var olan bilinç düzeyini geliştirip büyütmekle kalmaz, ay­nı zamanda bu konuda değişim, dönüşümde de farklı bir düzey yakalayabilirdi…

Geldiğimiz noktada komünist kadınların dünden öğrendiklerinin üzerine daha çok şey eklemeleri gerektiği ihtiyacını hareketin genel seyri göstermektedir. Tıkan­malar, kendini tekrar kitleselleşememenin sorunları, kendi önderlerini, kadrolarını çıkarma, yetiştirme ihtiyacı yaşanmış sosyalizm deneyimlerinin kadının özgürleşme­sinde sınırlı kalması, gelişememesi gibi bir dizi konudaki soruların yanıtlanması, ay­dınlatılması gerekiyor. Ve Marx’ın “kitleleri sardığında teori şiddet olur” sözlerine dünümüzden daha gelişkin bir düzeyde yanıt olabilmek için planlı, özel olarak ör­gütlenmiş bir süreç başlamalıdır. Ve buna varız!

Komünist Kadın Hareketi’nin “Devrimci Kendiliğindencilik” Dönemi

1968-1971, ’74-‘8o ve 12 Eylül askeri faşist darbesi ve yenilgi yıllarına dair bazı ayrıntılı tartışmalar yapmak mümkün. Ancak, kadın sorunu ve özgürleşmesi kap­samındaki sorunlarla ilişkilenişe; yani bütün bu dönemlere “devrimci kendiliğin-dencilik”in damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Hiç kuşkusuz bütün bu tarihler­de/süreçlerde kadınlar siyasal mücadelede yer almışlardır. Hatta bu yer alış, özel­likle ’74″‘8o döneminde çok önemli bir kitlesellîk de kazanmıştır. Bu kısa tarih çalışmamızda gördüğümüz kadarıyla bütün bu dönemlerde kadın sorunu ve özgürlemesine ilişkin yaklaşım; bazı girişim ve istisna adımlar olsa da özü itibarıyla ay­nı olmuştur, değişmemiştir. Bu yıllarda devrimci, komünist harekette kadın soru­nu ve çözümü/özgürleşmesi kapsamındaki bütün sorunların çözümünün sosya­lizmde sağlanacağı fikri egemen olmuştur. Yani sınıfların, devletin ortaya çıkışıy­la köleleştirilen kadınların sosyalizmle kurtulacağı (ki, bu da eksik, yanlış bir yak­laşımdır. Zira sosyalizm kadının özgürleşmesinin yolunu açar) fikri devrimci-komünist hareketin pratiğini de belirlemiştir.

O günlerin ve bazı örgütler bakımından bugünlerin de başat sloganı; “Kadınlar olmadan (ya da katılmadan) devrim olmaz! Devrim olmadan kadınlar kurtulamaz” olmuştur. Ancak, bu sloganın ilk kısmının hayata geçirilmesi ya unutulmuş ya da “kendiliğindencilik”e kurban edilmiş/ediliyor. Pratik mücadeleye sloganın öne çı­karılan ikinci kısmı; “Devrim olmadan kadınlar kurtulmaz!” fikri yön vermiş, dam­gasını vurmuştur. Bu durum elbette bütün bu süreçlerde kadınların mücadeleye ka­tılması fikriyle yan yana var olmuştur. Sorunun çözümünü öteleme, sosyalizme ha­vale etme anlayışı; kadınların siyasal mücadeleye katılımını özel olarak örgütlemek, özel araç ve biçimler geliştirmek, kadınların kendi özgürleşmeleri bakımından bir cins bilinci edinmelerini sağlamak gibi bir yaklaşım/pratik içine girilmemiştir. Saf­lara kazanılan ya da katılan kadınlar mücadelenin yardımcı unsurları olarak görü­lüp, bu bakış açısıyla konumlandırılmışlardır. Bütün bu süreçlerde değişik düzey­lerde de olsa, devrimci-komünist parti ve örgütlerde bir kadın sorunu yaşandığı gerçeği görülememiştir. Türkiye devrimci komünist hareketinde egemen olan ithal-ikameci tutumun kadın sorunu ve özgürleşmesinde “kadınların devrimle kurtulaca­ğı şablonu”nu aşamamış olması dikkate değer bir durumdur. Aslında bütün bu il­gisizliğin bir yanında her şeyi sosyalizme ihale etme anlayışı dururken; diğer yan­dan da bu coğrafyadaki erkek egemen anlayışın devrimci-komünist saflardaki gü­cü/etkisi durur. Daha başından bütün sorunların sosyalizmle çözüleceğine karar ve­rilmiş olması, o sorunlara dair sorgulama, sorma, öğrenmenin de önünü kapatmış­tır. Bu bakımdan belirli bir anlamda bu süreçleri “tarih öncesi” olarak adlandırmak yanlış olmaz. Siyasette egemen olan erkeklerin geleneksel yaklaşımları, bunun yön verdiği ayrıcalıkların gücü, bu sorunlarla ilişkilenmenin, daha doğrusu ilişkilene-memenin belirleyenlerinden biri olmuştur.

Türkiye devrimci-komünist hareketinin tarihinde kadın sorunu ve çözümü/öz­gürleşmesi kapsamında siyasal parti ve örgütlerin pratiklerine, “teorik” yaklaşımla­rına damgasını vuran erkek bakış açısı özetle böyle olmuştur. Peki ya kadınlar? Ken­di sorunlarını bilince çıkarma, bir cins bilinci oluşturma, buradan özne’leşmede er­kekleri aşabilmişler midir?

Çocukluk ergenlik ve gençlik yıllarında geleneksel kadınlık rolüne göre şekillen­miş kadınları, devrimci komünist fikirlerle karşılaştırıldığında da özel bir sorgulama sürecini yaşatacak koşullar mevcut değildir. Her şeyden evvel böyle bir bilince sahip değildirler. Elbette mücadeleye katılan kadınlar, farklı düzeylerde de olsa bir “öz­gürleşme” yaşamışlardır, yaşarlar. Ancak, bu “özgürleşme” kadınların kendilerini ve ilişkili oldukları parti ve örgütlerdeki erkek egemenliğini sorgulamaya, kadınlık bi­linci geliştirmeye yetmemiştir. Bu “özgürleşme”devrimci komünist kadınlara siyasi parti ve örgütlerce sunulan geleneksel kadınlık rolünün bir başka formda; devrimci kadınlık olarak benimsenip üretilmesine de engel olmamıştır/olamamıştır. Edilgen­lik, kendinden istenileni yapmak, kendini siyasal mücadelede “erk” olan erkeğin yardımcısı olarak görme anlayışı ve pratiğine damgasını vurmuştur.

Özcesi, devrimci komünist kadınlar için de, kadın sorunu ve özgürleşmesi sosya­lizmde çözülecek bir sorun olarak kabul görmüştür. Sorunun gerçek sahibi kadınla­rın cins bilinci oluşturamadığı bütün bu süreçlerde; soruna ilgisiz kalmak, kendi so­runlarına karşı mücadele etme bilinci geliştiremediği bütün bu dönem boyunca; il­gisizlik, sorunu güncel bir görev olarak algılayamamak kaçınılmaz olmuştur. Bazı durumlarda erkeği taklit etmek, “erkekleşmek” öne çıkmış olsa da esas olarak yar­dımcılık görevi kadınlarca da içselleştirilmiştir. Bütün bunların toplamında ve bütün bir tarihte kadınlar kitlesel olarak devrimci komünist parti ve örgüt saflarında müca­deleye katılmışlar, çok ağır büyük bedeller ödemişlerdir. Ancak bütün bu emekler si­yasi parti ve örgütlerde kadınların erkek yoldaşlarıyla eşitlenmelerini sağlayamamış­tır, sağlamaya yetmemiştir. Yani, buralarda da kadınların ikincil cins olma durum­ları farklı biçimlerde fiilen devam etmiştir.

ı. Dalga Sosyalist Kadın Aydınlanmasının Koşulları

Sosyalist Kadın Aydınlanmasının koşulları, itici güçleri ve harekete geçirici dina­mikleri kapsamında bir sıralama yapacak olursak; öncelikle polis karakolları/işken-cehaneleri, cezaevleri kapılarında 12 Eylül faşist diktatörlüğünün en karanlık yılları da dahil olmak üzere mücadele eden kadınlarla başlamak yerinde olur. işkenceha-nelerde, cezaevleri kapılarında kızlarını, oğullarını, eşlerini arayan, onların yaşadık­ları baskı ve zulmü kamuoyunun gündemine taşıyan ve ağırlıklı olarak kadınların yer aldığı insan hakları mücadelesine katkıları ve bu mücadelenin öğrettikleriyle deği­şen bir kesim olmuştur. Değişik yaş ve kültürdeki bu kadınların bir kesimi kadın ha­reketinde de yer almış, önemli roller üstlenmişlerdir.

Bu sürecin özne’leri arasında önemli bir kesimin ağır işkenceli sorgularından ge­çerek cezaevlerine kapatılan kadınların sonraki yıllarda devrimci-komünist hareke­tin kadın sorunu ve özgürleşmesine dair “devrimci kendiliğindencilik” yılların sor­gulanması ve açığa çıkarılmasındaki katkıları, rolleri de unutulmamalıdır.

O yıllara dair genel olarak devrimci komünist kadınlar bakımından var olan tab­loyla devam edecek olursak; 12 Eylül sonrasında günlük devrimci mücadelenin nere­deyse dışında tutulmuş/kalmış, ev kamuflesi, kuryelik ve çocuk bakımı gibi işlerle kadın militanlar sıradanlığın kucağına itilmişlerdir. Bu döneme dair yapılan tartış­malarda kadın devrimcilerin eşleri tarafından şiddete maruz kalmaları, bir çoğunun bunu gizlediği gerçeği devrimci kadınların yaşadığı bir başka trajedidir. Hızla de­ğişen koşulların zorlaması, basıncıyla; farklı düzeylerde ve biçimlerde de olsa kadın­lar yaşadıklarını bir uçtan sorgulamaya başlarlar. Bu sorgulama ilk başta feminist hareket içerisinde hatta onun omurgasını oluşturan geçmişte devrimci komünist ha­reket içerisinde mücadele etmiş kadınlarca yapılmıştır.

Bir diğer etmen; 1980’lerin ortalarında başlayan ve gelişen feminist hareketin ba­zı başarılı çıkışları, devrimci komünist harekette kadın sorunu ve özgürleşmesi kap­samındaki sorunlarla ilişkilenmede bir baskı oluşturmuş; bu sorunların gündemleri­ne girmesini/almalarını sağlamıştır.

Yine çeşitli yapılardan devrimci komünist kadınlar arasında kadın sorunu ve ka­dınların kurtuluş mücadelesinin sorunlarına değişik düzeylerde de olsa teorik, ilgide bir artış olmuştur. Feminist hareketin bu alandaki teorik baskısı biraz da onları buna zorlamıştır.

O yılların genel koşullarına dair ise özetle şunları söyleyebiliriz:

Devrimci komünist hareketi tasfiyecilik batağından çıkmaya zorlayan, çıkaran iş­çi hareketindeki canlılık/canlanma devrimci komünist kadın hareketi bakımından da itici bir rol oynamıştır.

12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra ilk grev 1987 yılında Netaş’ta gerçekleşir. Ar­dından ’89 bahar eylemleri/atılımı, Zonguldak grev ve direnişi, Ankara yürüyüşü, 3 Ocak Genel Eylemi; izmir Belediye işçilerinin ölüm yürüyüşü, irili ufaklı bir dizi grev ve direnişe tanıklık eder tarih. Bütün bu grevlerde, direnişlerde eylemlerde en ön saflarda işçi kadınlar ve işçi eşleri yer alırlar. Kadınların eylemlerde kitlesel yer alışları dikkatle­rin işçi, emekçi ve ev emekçisi kadınlara, onların mücadele potansiyeline yönelmesini sağlar. Grevlerde direnişlerde aktif ve kitlesel olarak yer alan işçi, emekçi ve ev emek­çisi kadınları kimin kazanacağı sorusu toplumsal siyasal savaşımın gündemine girer.

Devrimci komünist hareketin politizasyonu, kitlelere gitme çabası, güçlerinin sı­nırlılığı başlayan ve büyümekte olan işçi, emekçi memur hareketine yetememe, onun gerisinde kalması gerçeği; var olan bütün güçlerini harekete geçirmeye zorlamıştır. 12 Eylül’ün yarattığı tasfiyeci ligin ardından kadın devrimcilerin kendi durumlarına duydukları hoşnutsuzluk, politik enerjilerinin yeniden uyanışıyla çakışmıştır.

Bu süreçte (’80’lerin sonu ve ’90’ların başında) DKD, Dem-Kad, YDKD, EKD, EKDD gibi kadın derneklerinin açılması, yöre derneklerinde kadın komisyonları oluşturma girişimleri bu süreçteki çabaların ürünüdür. Ancak, her bir kadın derneğinin ömrü­nün kısa olması, bu alandaki irade kırılması ve devrimci komünist örgütlerin sorun­la ilişkilenişiyle ilişkilidir.

1980’lerin sonu ve ’90’ların başında kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında bir dizi sorun tartışılır. Bu tartışmalara katılan bütün gruplar, çevreler kendilerini sosyalist olarak tanımlamaktadırlar ve sosyalizm adına “iddialıdırlar. Kadın der­nekleri, bültenleri, sosyalist basının bir kısmı bu tartışmalarla değişik düzeylerde ol­sa da ilgilenirler.

Yeni kadınlar ve TKİH’ten komünist kadınlar ’90 yılında Demokratik Kadın Derneği’nde çalışmaya başlarlar, işsizler Derneğinde bir kadın komisyonu oluştururlar. 8 Mart etkinlikleri çerçevesinde sınırlı da olsa bazı etkinlikler kadın sorunu ve özgür­leşmesi kapsamlı seminerler organize ederler. Yeni Kadınlar bazı yöre derneklerinde kadın komisyonları oluştururlar, var olanların da içinde çalışırlar.

1980’lerin sonu ve 1990’ların başlarında “aydınlanma”nın önemli dinamiklerin­den biri de Kürt kadınların ağır feodal değer yargılarının baskısına, devletin zulmü­ne karşı gerilla mücadelesine katılmaları ve oradan yaktıkları ateşin bütün coğrafya­yı sarması olmuştur. Erkek egemenliğinin en baskın alanı olan silahlı mücadelede Kürt kadınların yer alışları serhıldanlarda sokağa çıkan mücadelenin yaşamın her alanında var olan Kürt kadınlarını özne’leştirmiştir. Ve en önemlisi de başladığı an’-dan bugüne gösterilen irade ve emek önemli bir gelişme sağlamakla kalmamış, bir­çok ilkinde yaratıcısı olarak tarihe geçmişlerdir.

Leave a Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir