Ölüm adın kalleş olsun!

Füsun Erdoğan
Zamansız çalan telefonlar genellikle kötü habere işaret eder. Geçtiğimiz hafta Salı sabahı erkenden çalan telefonun sesiyle telaşla yataktan fırladığımda, içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Arayan yeğenimdi. Pazartesi akşam üzeri hastaneye kaldırdıkları abimin durumunun ağırlaştığı haberini veriyordu. Acilen İstanbul’a gidilmesi gerekiyordu. Ve ne yazık ki, ne benim ne de canyoldaşımın gitme koşulu vardı. Sadece oğlumuz kuzenine eşlik edebilir, dayısını bizim yerimize de uğurlayabilirdi.

Nitekim bir kaç dakika sonra, sabah 05.00 sularında doktorum civanımı, abim Hasan Erdoğan’ı yitirdiğimiz haberini aldık!..

Hapishanede insanın en çaresiz anının, sevdiklerini kaybettikleri haberini aldıkları zamanlar olduğunu yaşayarak öğrendim. Koğuşdaşlarımdan, diğer koğuşlardan mapusdaşlarımdan yakınlarını yitirenlerin acılarına ortak olduğumuzda, demir parmaklıklar, beton duvarlar dar gelirdi. Bir şey yapamayacak olmanın acı ve öfkesi yitip gidenin acısına katılarak gökyüzüne salınır, havalandırmada betona çarpan adımlarımızın ritmine eşlik ederdi öfke ve kızgınlığımız. O voltalarda son yolculuklarında sevdiklerimizin yanında olamayışımızın sebebi faşist diktatörlüğe olan öfkemizi bileyerek lanetler okurduk!…

Her tahliye olan tutsak gibi, aklımın ve yüreğimin yarısını içeride bıraktığım gün, kapıda beni bekleyen sevdiklerimin kollarına kendimi attığımda, gözyaşlarını tutamayarak boynuma sarılan abime gülüp, “artık özgürüm” demiş, yıllara meydan okuyan ayrılığımızın sonuna geldiğimizi düşünmüştüm! Yanıldığımı anlamam için çok zaman geçmesi gerekmedi. Sürgünde aldığım her acı haberin ardından yaşayarak gördüm ki, hapishanede sınırımız beton duvarlardı. Sürgünde ise, sınırlar!..  

Şimdi geçtiğimiz yazdan beri hergün haber merkezine düşen genç ölüm haberlerine eşlik ediyor abimin acısı. Anılarda dolaşırken, hüzünlü bakışlarının yanıbaşımda olduğunu hissediyorum. İlk gençlik yıllarımın idollerindendi abim…Çok başarılı bir öğrenciydi. Ankara Tıp Fakültesi’nde okuduğu için de, arkadaşları ona “doktor” derlerdi. Çok güzel saz çalıp, türkü söylerdi. Eline aldığı her enstrümanı çalardı. Kalemi ve hitabeti güçlüydü. Çok güzel resim yapardı. Ankara’daki seminerlerde, eğitim çalışmalarında hep öndeydi. Lise yıllarında genç milli takıma çağırmışlardı. O ise okumayı seçmişti. Yaz tatilinde sık sık yakasına yapışır, okul kantininde masa tenisi oynamaya götürmesini isterdim. 1979 yılında liseyi bitirdiğimde, o da dördüncü sınıftan bir kaç dersi olmasına rağmen okulunu bırakmıştı. 

Birlikte İstanbul’da yaşamaya başladık. Devrimci Halkın Birliği Gazetesi’nin Yazı Kurulu’ndaydı. 12 Eylül askeri faşist darbesinden bir kaç ay sonra 1981 Şubat’ında İstanbul’da bir arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. Üç ay boyunca işkenceli sorgulardan geçirilerek Sultanahmet Hapishanesi’ne konulduğunda, çekilen tırnaklarından birini de yanında götürüp mahkemeye vermeyi başarmıştı. O İstanbul Gayrettepe 1. Şube’de işkencedeyken, kızı Şirin doğmuştu. Gözaltında direndiği gibi, hapishanelerdeki baskı ve zulüm politikalarına karşı da direnmeyi seçen tutsaklardandı. 

12 Eylül sonrasında gözaltı süreci üç aya çıkarılmıştı. Siyasi polis bu üç ayla yetinmeyip, yeni operasyonları bahane ederek, hapishanelerdeki tutsakları yeniden işkenceli sorgudan geçirmek üzere siyasi şubeye götürürdü. Ankara’da ve Kayseri’de gençliğe karşı yapılan gözaltılar nedeniyle, Ankara DAL’dan gelen siyasi şube polislerine abimi devreden İstanbul polisi; “biz bunu konuşturamadık, inşallah siz konuşturursunuz” demişti! Ankara da Kayseri polisine devrederken, aynı dilekte bulunmuştu. Kayseri’ye götürüldükten sonra abimden uzun süre haber alamadık…Bir ara fırsatını bulup, gözaltından savcılığa giden biriyle haber göndermişti aileye. “Beni öldürüp intihar süsü verecekler, buna sakın inanmasınlar” bilgisini aldığımızda ablamla annem yollara düşüp, bu defa Kayseri’nin ünlü işkencehanesi Zincidere’de abimi aramışlar ve öldürülmesine engel olmuşlardı. Doktor Çanakkale hapishanesinden tahliye olduktan sonra askerlik başına bela olmuştu. Üniversiteyi ise kızı Şirin’le aynı yıl bitirdiğinde, Antalya Tıp Fakültesi Dekanı, “Öğrenci affına hep karşı oldum. Ama sen bu fikrimi değiştirdin” demişti abime.

Yıllar sonra abimle karşılaştığımda, yaşadığı işkencelere dair hiç konuşmadık. Her iki mapusluk sürecimde de diğer aile fertleri gibi hep yanımda oldu. Geçtiğimiz Eylül ayında kanser illetine tutulduğunu öğrendiğimde, tüm kardeşler gibi onca badireyi atlatan doktorum civanımın bunu da yeneceğine inandık, umut ettik!

Geçtiğimiz Çarşamba günü sevenleri onu son yolculuğuna uğurlarken, kilometrelerce uzaktan el sallayabildim canım abime… ”Güle güle canım abim, güle güle doktorum civanım yıldızlar yoldaşın olsun, ışıklar içinde uyu” demekten başka elimden hiçbir şey gelmedi!

Şimdi ise, yokluğunun birinci haftasında, erken gidişine isyan edip, son yolculuğunda yanında olamamanın acısıyla sürgünde oluşuma, ölüme lanetler yağdırıyorum!

Leave a Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir