Sloganlar, ezilenlerin mücadelesine yön ve yol gösterirler. Denizci feneri gididirler. Başlangıçta çoklukla öncü kolun istek ve taleplerini, gelecek yönelimini yansıtsalar da milyonların özlemidir dillendirdikleri. Bir an parıldayıp sönen sloganlar da vardır, bir dönem boyunca belli bir mücadele alanına başat sloganlar da. Döneme damgasını vuran sloganlar, geçmişten geleceğe uzanan köprünün temel taşlarıdırlar.
Yükseliş zamanlarında, kitle mücadelesinin sıra neferleri adeta bir slogan fabrikası gibi çalışırlar. Hiç durmadan üretirler. Böyle zamanlarda yürüyüş kortejleri baharda yeşilin bütün tonlarına bezenmiş, rengarenk çiçek tarlaları gibi uzayıp gider.
1970’li yıllar boyunca devletin işkenceleri karşısında boyun eğmeyip, direnmeyi seçen, Türkiye Devrimci Hareketi’nin ana akımlarından TKP/ML’nin önderi İbrahim Kaypakkaya’nın Amed zindanında üç ay boyunca tabi tutulduğu işkenceler karşısında boyun eğmeyen duruşu, daha sonra “Ser Verip, Sır Vermeme” sloganında kristalize olur. Mücadele eden bütün kesimelerde yankılanır, 1970’lerden günümüze tüm devrimci kuşaklarca taşınan düşman karşısında direnme geleneğinin bayrağı olur.
1980 12 Eylül askeri faşist cuntasıyla birlikte gözaltı süresi 3 aya çıkarılmış. Bununla yetinmeyen 12 Eylülcüler, polisin istediği anda hapishanelerdeki devrimci tutsakları “yeni soruşturma” bahanesiyle, yeniden sorguya götürüyorlardı. Ve her defasında bir üç ay daha sorguda tutabiliyorlardı.
En vahşi işkencelerden geçirilen, zindanlara atılan on binlerce kişinin, hapishane kapılarında başta annelerin, kız kardeşlerin, eşlerin, babaların, insan hakları savunucularının yükselttikleri “İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenecek!” şiarı döneme damgasını vurdu.
Ve bu slogan devletin baskı ve zulmünün ayyuka çıktığı, Kuzey Kürdistan’da faili devlet cinayetleri, devlet tarafından kaçırılarak kaybetme, köylerin yakılıp köylülerin zorla göçerttirildiği 1990’lı yıllar boyunca da baskı ve zulme karşı direnmenin temel şiarlarından biri olmayı sürdürdü.
Yine 2000’li yıllarda AKP diktatörlüğünün “işkenceye sıfır tolerans” diyerek, işkenceyi sokağa taşıdığı günlerden, bugünlere ezilenlerin direniş bayrağı olarak güncelliğini korudu.
1990’lı yıllarda Kuzey Kürdistan ve Türkiye metropollerinde sömürgeci faşist diktatörlük toplumda korkuyu örgütlemenin, bir korku imparatorluğu yaratmanın temel araçlarından biri olan gözaltında kaybetme ve faili devlet cinayetlerini devreye koydu. Kuzey Kürdistan’da Kürt Özgürlük Hareketi hedef tahtasına oturtulmuştu. Batıda ise yine Kürt Özgürlük Hareketi’nden militan ve taraftarlar ile devrimci parti ve örgüt militanları hedef seçiliyordu.
Batıda 1990’ların başında devreye koydukları gözaltında kaybetmenin tekil örneklerinin yaşandığı bir süreçte, tam 20 Ekim 1991 seçimlerinden bir hafta kadar sonra, İstanbul’da Hüseyin Toraman mahalle bakkalından ekmek alıp çıktığı bir anda, evin penceresinden onu seyreden eşinin gözleri önünde kaçırılmıştı. Devletin suçüstü yakalandığı ender durumlardan biriydi.
Hüseyin Toraman’ın ardından devletin batıdaki gözaltında kaybetme saldırısı rutine bağlanmış, Kuzey Kürdistan’daki kaybetme saldırılarını ise, takip edemediğimiz bir süreç yaşanıyordu.
21 Mart 1995 yılında İstanbul’da kaçırılan Hasan Ocak için aylarca süren “Sağ Aldınız, Sağ İstiyoruz” şiarıyla bir kampanya örgütlenmişti. Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeninin 1995 Mayıs’ında kimsesizler mezarlığında bulunması, yine bu süreçte kaçırılarak kaybedilen Beykoz ormanına bırakılmış Rıdvan Karakoç’un bulunması; devletin suçüstü yakalanması, gözaltında kaybetme politikasına karşı mücadelenin bir başka düzeye ulaşmasını da sağlamıştı.
İşte tam bu süreçte “Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek!” şiarı, kayıp anneleri ve ailelerinden, insan hakları savunucularına, yaşanan bütün haksızlıklar karşısında susanlara bir manifesto olarak tarihe yazıldı. O tarihten beri de, bütün haksızlıklar karşısında susanlara bir sesleniş şiarı olarak yaşadı, yaşatıldı!..
Erdoğan-AKP diktatörlüğünün kadın düşmanı yasalarına direnen kadınların en son AKP’li vekillerce Meclis’e getirilen ve tecavüzcülerin tecavüz ettiği çocuklarla evlenmesi durumunda cezasının hafifletilmesini öngören tasarıya karşı kadınların “OHAL’de de HER HALDE’de Buradayız” diyerek sokaklara çıkarak isyan seslerini yükseltmeleri teklifin geri çekilmesini sağladı. Bütün etkinliklerin yasaklandığı, en küçük bir basın açıklamasına dahi diktatörlüğün kolluk güçlerinin tahammül göstermediği, polisin saldırganlığını alabildiğine arttırdığı, devlet terörünün ayyuka çıkarıldığı bir süreçte kadınlar sokaklara çıkarak, yüksek sesle tecavüz yasasına “HAYIR” dedi.
Kadınların “Susmuyoruz, Korkmuyoruz, İtaat Etmiyoruz!” şiarı, Saray-AKP diktatörlüğüne karşı başkaldırının simgesi olurken; önümüzdeki süreçte işçi ve emekçilerin, ötekileştirilen ulus ve inançların, kadın-erkek, genç-yaşlı, LGBTİ bireylerin, tüm ezilenlerin mücadelesinin de bir işaret fişeği olarak yüzlerini dönmeleri gereken yönü gösterdi.
Türkiye ve Kürdistan halklarının Erdoğan’ın tekçi anayasasına HAYIR demeye hazırlandığı bu süreçte, sömürgeci faşist diktatörlüğün bütün baskı ve zulmüne karşı dim-dik ayakta durarak meydan okuyan, kadınların mücadelemize kazandırdığı “Susmuyoruz, Korkmuyoruz, İtaat Etmiyoruz!” şiarının izini takip etmeliyiz!..