Kendinden Başlamak

Füsun Erdoğan

Sosyalist Kadın’ın ilk sayısında; “Teorik bir kadın dergisi ni­çin bir ihtiyaçtır?” sorusunu yanıtlarken; “Kadın kurtuluş mü­cadelesinde anlamlı bir güç ve bir eğilim olarak kendini or­taya koyan sosyalist kadın hareketi, kadın hareketi içerisin­de etkin teorik, ideolojik bir mihrak olarak öne çıkmamıştır” saptamasıyla; bugün ulaştığımız düzeydeki temel eksik ve bu­nun bir zaaf halini alarak devam etmesine işaret etmiştik. Bura­dan hareketle de bugün sosyalist kadın hareketinin ulaştığı mevcut düzeyi aşmasının, kadın kurtuluş mücadelesinden etkin bir teorik, ideolojik odak; düşünsel hegemonya gücü olarak kendini organize etmesiyle mümkün olacağını belirtmiştik. Bu bakış açısıyla, kendi tarihimizle, kadın kurtuluş mücadelesi ta­rihiyle ilişkilenmiş; ikinci dalga sosyalist kadın aydınlanmasının ertelenemez, ertelenmemesi gereken bir süreç/görev olduğunu ortaya koymuş ve aydınlanmanın içeriğinde:

“… Kadın cinsinin köleleştirmesinin tarihi var.”

“Çifte baskı ve sömürünün bütün bir tarih boyunca aldığı biçimler var.”

“Kadınların toplumsal, ekonomik, kültürel, siyasal yaşam­dan dışlanması, eğitim hakkının gasp edilmesi ya da sınırlan­dırılması var. Kadın sorununun ilerici devrimci yurtsever sos­yalist hareketteki yansımaları var.”

“Dinin, ahlakın kültürün kadının köleleştirilmesindeki kö­leliğin sürdürülmesindeki rolü var.”

“Koca, çocuk, mutfak üçgeninde kadının dünyasının nasıl dört duvar arasında sıkıştırıldığı var.”

“Küçülen dünyasında kadının yeteneklerinin köreltildiği duygu dünyasının nasıl daraltıldığı var.”

“Modern anlamda kadın sorununun ortaya çıktığı ve yüzyılların çifte baskı ve sömü­rüye mahkum ettiği kadınların, bu baskı ve köleliğe karşı başkaldırısı, özgürleşme mü­cadelesi var.

“Özcesi; kadın sorunu ve özgürleşmesi kapsamında nedenlerin niçinlerin olması ge­rekenlerin yani bütün soruların aydınlatılması, bu bağlamda bütün düğümlerin çö­zülmesi var” demiştik.

Şimdi, bir adım daha atıyor ve diyoruz ki; “Başlattığımız sosyalist kadın aydınlan­masında, öncünün “kendinden başlama”yı özelleştirmesi zamanındayız, ister tek tek sosyalist kadınlar, ister kadın komisyonları, kadın atölyeler olsun; isterse de kadın ve erkeklerden oluşan kolektiflerin sorunu kendilerinde özelleştirerek, sosyalist kadın ay­dınlanmasının konu ve sorunlarına yönelerek ilerlemenin, derinleşerek büyümenin za­manındayız. “Bilgiye hücum” derken; Sosyalist kadın aydınlanması ve sosyalist kadın hareketin teorik sorunlarını çözme görev ve hedefinin yanı sıra; bilginin ışığında yol göstericiliğinde öğretilmiş kadınlık ve erkekliğin devrimci saflarda aldığı bütün biçim ve görüntülerine, karşı iradi sistematik bir savaşımın örgütlenerek yükseltilmesi gerek­tiğini öngörüyoruz.

* * *

Aydınlanma; aydınlanırken aydınlatmaktır, değişirken değişmektir. “Bilgiye hü­cum” derken “bilgi”, “bilgi edinme” “okuma”, “bilgilenme” hemen “aydınlanma” an­lamına gelmez. Kitabi bilgiler, ister deneyimler, isterse teorik bilgi, isterse de inceleme çözümleme eserleri ” bilgiler” olsun… Ancak; günümüzde sosyalist kadın gerçekliğini anlamakla, düşünce ve eylemde değiştirmeye hizmet ettiği ölçüde aydınlanmaya katkı sağlar. Aydınlanmanın bir bileşeni bir itici gücü olur.

Aynı şekilde, toplumda kadın, özel olarak emekçi kadın gerçekliğini anlamaya ve de­ğiştirmeye hizmet ettiği oranda bir anlam kazanır. Buradan hareketle sorunumuz yalnız başına emekçi kadın kitlelerini sermaye ve erkek egemenliğine karşı aydınlatmak örgüt­lemek ve harekete geçirmek olamaz. Çok açık ki, bugün ( bu dün de böyleydi ne kadar yöneldiğimizden bağımsız olarak) kadın sorunu ve özgürleşmesi dendiğinde; kadını kö-leleştiren çifte baskı ve sömürüye tutsak eden bin yılların alışkanlıkları, bugünün top-lumsal-ekonomik koşullarına uyarlanmış biçimleriyle; kültürüyle, gelenekleriyle, ahla­kıyla, diniyle, eğitimiyle vs. bu doğrultuda oluşturduğu kurumlarıyla karşımıza çıkar. Toplumun en ileri bireyleri olarak öne çıkan; sınıfsız sömürüşüz bir dünya idealiyle mü­cadele eden, kadın ve erkek devrimciler çoğu zaman bu gerici geleneklerin değer yargı­larının, kurumların bilinçlerde yarattığı ağır etkinin farkında bile olamazlar, olamayız… Hatta birçok örnekte açığa çıktığı gibi kendilerinin o değer yargılarının öğretilmişlikle-rin ve kurumların dışında olduklarını iddia ederler. Bu bakış açısı, değişimin hedefine yalnızca kitleleri koyar. Onların değiştirilmesi göreviyle kendini sınırlandırır. Tam da bu noktada, Miran da Davis’in “Üçüncü Dünyada ikinci Cins” adlı kitabında anlatığı Hindis­tanlı kadınların çeyize karşı yürüttükleri kampanyayı anmak isabetli olacaktır.

Hindistan’da çeyiz geleneği, evlilik anlaşmasına göre “armağan” kadına yönelik şiddetin ve kadın katliamlarının da önemli bir gerekçesidir. Şayet evlenecek kadın ye­terince çeyiz götürmezse, eşi ve eşinin ailesi tarafından öldürülmek de dahil olmak üze­re, her türlü şiddete maruz kalması normal sayılır. Kadın örgütleri, kadın intiharları ve kaza sonucu ölümlerin gerçekte çeyiz cinayetleri olduğunu belirtiyorlar.

Hintli kadınları takas eşyası haline getiren, onları aşağılayan erkeğin kölesi haline getiren ve katledilmelerine neden olan çeyiz geleneğine karşı; kadın örgütleri kapsam­lı bir kampanya örgütlemek isterler. Ancak kampanya, istedikleri bekledikleri gibi ba­şarılı olmaz. Hem sıradan kadınları kitlesel olarak bu kampanyaya katamazlar. Hem de aynı talepleri savunmalarına rağmen kadın örgütleri arasında sağlıklı bir işbirliği oluş­turamazlar. Bu başarısızlıklarının nedenlerini tartışırken önemli bir gerçek yüzlerine çarpar. Çeyiz geleneğine, kadın cinayetlerine karşı toplumu aydınlatmak ve kadınları örgütlemek üzere kampanya örgütleyen öncü kadınlar, çeyiz geleneğinin bir parçası ol­duklarını görürler, bilince çıkarırlar. Bir grup kadın bu gerçeği yayınladıkları “açık mektup”da, şöyle ifade ederler:

“… Kendini çeyiz cinayetleri gibi barbarlıklara karşı protesto gösterilerinde kadın­ları seferber etmekle birer “eylemci” olarak gören çoğumuz -toplumu değiştirmeye adananlar- diğerlerini etkileyecek düşünce yapıları aramaya zahmet bile etmeden ya­şamlarımızı sürdürüyoruz.

“Biz, aşağıda imzası olanlar; protesto yürüyüşlerini çeyiz karşıtı konuşma ve yazıları yönlendirme görevini üstlenen kişiler olarak, kendi yaşamlarımız içinde çeyiz alışverişinin yol açtığı cinayetlere hiçbir biçimde taraf olmamayı kabul et­medikçe sosyal ve politik eylemler başlatmanın anlamsızlığına inanıyoruz. Çeyiz alınıp verilen evlilik törenlerine katılmayı sürdürüyorsak eğer “Dahej Mat Do, Da-hej Mat lo” (Ne çeyiz al ne çeyiz ver) gibi sloganlar atmaya hakkımız yok. İster er­kek ister kız kardeşimiz olsun çeyizin bol bulamaç saçıldığı evlilikleri boykot et­meye yüreğimiz yetmiyorsa, kampanyaya kendi evimizden başlamıyorsak, başka­larına öğüt verme hakkın, kendimizde nasıl bulabiliriz? Biz, protesto gösterilerine katılan tüm kadınların bu tür karara bağımlı kalmalarını beklemiyoruz elbette. Sözlerimiz, yalnızca diğer kadınların bilinçlerini yükseltemeye ya da onları ha­rekete geçirmeye sıvanan kadınlara.” (s.153-154) (abç)

Bir yanıyla bir özeleştiridir bu mektup. Diğer yanıyla farklı kesimlerden kadınlara, kadın eylemcilere kadın grup ve örgütlerine kendilerinden başlamaları gerektiği çağ-rısıdır!

Hiç kuşkusuz, Hindistanlı kadınlardan özetlediğimiz bu deneyime dair bir dizi tar­tışma yapmak mümkün… Ancak anlaşılacağı üzere biz kendinden başlamak vurgusu, ihtiyacı ile ilişkiliyiz şu an. işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadın kitlelerinden erkek egemenliğinin herhangi bir biçimine, örneğin şiddete karşı bir cins bilinci oluşturmak; onları aydınlatmak, örgütlemek ve harekete geçirmek görevini önümüze koymuşuz. Fa­kat öncü kadınlar henüz bir devrimci cins bilinci geliştirememişler… Şiddete karşı emekçi kadınları örgütlemeye çalışırken bizzat kendi(leri) uğradıkları şiddet karşısında suskun duruyorlarsa. Ya da genç devrimci kadınlarda kadın erkek ilişkilerinde sıradan-lığa karşı bir bilinç yaratmak isteyen öncü kadın(lar) bizzat kendileri sıradan ilişkileri yaşayıp bununla da kalmayıp nikah masasına oturuyorsa gibi hayata dair örnekleri ço­ğaltabiliriz. Ve bütün bu çoğalttığımız sorularda, örneklerde kendinden/kendimizden başlamanın ne kadar gerekli, önemli olduğunu bilince çıkarabiliriz.

* * *

Teorik olarak, devrimci saflara katılan kadın ve erkeklerin içinden çıkıp geldiği ko­şulların bireylerde yarattığı geleneksel/sıradan kadınlık ve erkeklik rollerini, devrimci parti ve örgütlere taşıdıkları nesnel bir gerçeklik olarak kabul edilir. Devrimci parti ve örgütlerde toplumsal cinsiyet rolleri öğretilmiş devrimci kadınlık ve öğretilmiş devrim­ci erkek rolleriyle yer değiştirir. Dolayısıyla, toplumsal cinsiyetin dikte ettiği bu öğretil­miş rollerin kabuk değiştirmesi, devrimci parti ve örgütlerde önemli bir yanılsama ya­ratır. Bunun içindir ki; devrimci politik özneler, bu öğretilmiş/öğrenilmiş rolleri ideolo­jik mücadelenin hedefine koymazlar. Kabuk değiştiren bu öğretilmiş rollere karşı sava­şımı özel olarak örgütlemezler, örgütleyemiyorlar… Bu konularda özel bir politikaları­nın olmaması kendiliğindenci pratikleri önemli bir sorun, eksik ve zaaf olmaya devam ediyor. Bu durumu değiştirmenin yolu; var olan sorulara doğru yanıtlar bulmak, soru­ları çoğaltarak tartışmaktan ve tartıştırmaktan geçer. Bu perspektifle kendinden/kendi­mizden başlamalıyız diyoruz. Ve Marx’ın Louis Bonapart’ın 18. Brumier’inde ifade etti­ği: “…Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların üzerine çöker…” sözünü devrimci yaşamlarımızdaki, kişisel ve kolektif karşılığını aramak… Ya­ni, toplumsal cinsiyetin devrimci yaşamdaki etkilerini açığa çıkarmalı; bütün öğretilmiş cinsiyetçilikle düşünsel hesaplaşma ve kopuşmayı örgütlemeliyiz. Devrimci cins bilinci­ne sıçramayı ulaşmayı başarmalıyız. Ve bunun ilk adımı olarak kendimize sormalıyız, kendinize sormalısınız:

Neden kendimizden başlamalıyız? Sermaye egemenliğine karşı savaşımla erkek egemenliğine karşı mücadelelerin birlikte yürütülmesi için özel olarak devrimci bir cins bilincinin oluşturulmasında bugüne kadar nasıl ve ne kadar bir çaba sarf ettim, sarf et­tik… Bugün hangi noktadayız? Bu alanda yakın, orta ve uzun vadede kişisel ve kolektif olarak önüme (üze) hangi hedefleri koydum(uk)? (*)

Siyasal mücadelede kadına verilen yardımcı rolü ne kadar sorguladım; hangi düzey­de bu tür anlayışlara karşı mücadele yürüttüm? Öğrendiklerimi kadın arkadaşlarımla ne kadar paylaştım?

Devrimci yaşamda açığa çıkan cinsiyetçi anlayış ve davranışlara karşı hangi düzey­de bir duyarlılık gösterdim; yeterince bilinçli, iradi, sistematik bir mücadele yürüttüm mü yürütüyor muyum?

Geleneksel, sıradan ve öğretilmiş devrimci kadınlıktan duygusal ve pratik kopuşu hangi düzeyde sağladım; bu konuda radikal bir kopuşu kendimde ve kadın yoldaşla­rımda örgütlemek için ne yaptım, neler yapmaktayım? Teorik olarak kabul ve işaret et­tiğimiz kadın psikolojisini çözümlemek; emekçi kadın kitlelerini örgütlemek için özel bi­çim ve araçların geliştirilmesi, hayata geçirilmesinde nasıl pratik sergiledim… Bütün bunları kendi sorunum olarak görebildim mi?

Cüven-özgüven, inisiyatif-ataklık eksik ve zaaflarıma karşı nasıl bir mücadele ön­gördüm? Kadınların teori ve politikayla karşı ilgisizliklerini yıkmak için ne tür yöntem­ler geliştirip, kollektivize ettim? Yöneten-yönetilen ilişkisinde açığa çıkan erkek egemen davranış ve anlayışlara karşı nasıl bir mücadele yürüttüm?…

Cinsime yabancılaşırken erkekleşmeyi, “toplumsal kadın”lığı aşamadığım noktalar­da erkekle işbirliğini geliştirmeyi nasıl kabullendim; açığa çıkan örneklerine kaşı neden gerekli mücadeleyi ön görmedim? “Toplumsal erkek”liğin bir devamı olarak açığa çı­kan erkek dayanışmasına karşı çıkıp, buna karşı mücadelenin örgütlenmesi için neler yaptım?

Emekçi kadın kitlelerine ve bilgiye hücum ederken şu şiarları hangi düzeyde bilince çıkardım; bunların pratik biçim ve araçlarını geliştirmeyi özel olarak dert edindim mi?

Kadın ile erkek arasındaki sıradan ilişkilere karşı çıktığımı söylerken; o sıradanlıkla-rın devrimci sosa batırılmış biçimlerini yaratmada; devletin iki cins arasındaki ilişkiye getirdiği kurallara uyarken, nikah masasına otururken, bütün bu davranışların ideolo-jik-politik anlamlarının hangi düzeyde ayrımındaydım?

Erkeklerin sorunla ilişkilenişi, toplumsal erkekliğin ya da görüngülerinin izlerinin gündemimize girmemesi normal, anlaşılır bir durum mu? Neden, devrimci parti ve ör­gütlerde var olan erkek egemenliğine karşı mücadelenin özel olarak örgütlenmesi, gün­cel bir sorun olarak gündemleşmedi? inceltilmiş ya da kaba erkekliğin devrimci saflar-daki halleriyle uzlaşmayı nasıl açıklıyoruz?

Ev işleri, ortak yaşamın örgütlenmesi, varsa çocuk bakımında sıradan kadın ve er­keğin pratiğinden koptuk mu; bunu hangi düzeyde başardık?! Sahi yalnızca kadınlar mı anne olmak isterler? Ya devrimci erkekler?! Onlar babalık duygusunu yaşamak iste­mezler mi? Neden devrimciler çocuk yapmaya, çocuk sahibi olmaya davrandıklarında bu kadının isteği, sorunu olarak algılanır? Hani çocuk sahibi olmak kadın ve erkeği ilgilendiriyordu; neden genellikle erkekler çocuk istemediklerini söylerler ve çocuk “sa­hibi” olunur?… Neden çocuk doğduktan sonra çocuğun bütün sorumluluğu kadının omuzlarına yıkılır? Kadın bu durumu neden itiraz etmeden üstlenir? Anne olma isteği­nin gerçeklemesi karşısında erkeğe ödenen bir diyet midir?… Peki ya devrimci kadınlar ve erkekler çocuk yapmalılar mı? Bu konuda devrimci politika nedir?

Teorik politik mücadeleyi erkekler kendilerine iş edinirken; kadınlar neden hayatın küçük ayrıntılarında boğuluyorlar? Bu alanlarda kendimizi ve kadın arkadaşlarımızın gelişimini bir sorun olarak görüp üzerine gittik mi? Devrimci yayınlarda açığa çıkan, çı­karılması gereken erkek bakış açısıyla neden uzlaştık?

Sorunların çözümü ve bu doğrultuda mücadelede özneleşmek yerine erkek arkadaş­larımızı, sevgilimizi sığınacak bir liman olarak görmenin, hatta sevgilinin “kariyeri”ne yaslanmanın rahatsızlığı neden duyulmaz? Neden bu tür davranışların kişiliksizleştirici rolü görmezden gelinir; bu tür davranışlarda toplumsal kadın psikolojisinin etkileri açı­ğa çıkarılarak kopuş sağlanmaz? Ya devrimci erkekler? Özel ilişkilerinde kadın arkadaş­ları, yoldaşları ile sıradan ilişkiler kurmayı tercih ederler?… Kadına eşiti gibi değil de “eşi” “karısı” muamelesi yaparlar?

* * *

Sorularımızı çoğaltabiliriz, ulaştığımız her bir yanıtta yeni soruları açığa çıkarabili­riz. “Kendinden başlamak”, “kendimizden başlamalıyız derken yönelttiğimiz soruların muhatabı olarak kimi ya da kimleri söz konusu yapıyoruz? Burada özne kim ya da kim­ler? Bireyler olarak sosyalist kadınlar… Bir hareket, bir topluluk, kadın hareketinde bir duruş, bir eğilim olarak Sosyalist Kadın… Kadın komisyonları, çalışma grupları, atölye­ler ve karma kolektiflerin her birini ” kendinden başlayacak olan” özneler olarak kabul edebiliriz… Hatta sosyalist kadın kimliği bilinen dernekleri de özne içinde görmek doğ­ru olur. Ancak formüle ettiğimiz ve çoğaltılması gereken bütün bu soruların muhatabı­nın yalnızca devrimci kadınlar olduğunu düşünmüyoruz. Zira, bütün bu soruların bir diğer muhatabı da devrimci erkeklerdir. Onlar da sosyalist kadın aydınlanmasında, ay­dınlanma ve değişimin muhataplarıdırlar. Onlar da “kendinden başlayacak olan” özne­ler arasındadırlar. Bugüne dek eksik de olsa devrimci kadınlar, toplumsal kadınlık rol­leri üzerinden bir çok defa kendisini tartışmış; devrimci erkekler toplumsal kadınlığa dair hayli laf tüketmişlerdir. Sıra bir türlü devrimci erkeğe gelmemiş; toplumsal erkek­liğin onlar üzerindeki etkilerini çözümlemek buradan öğretilmiş erkekliğin devrimci saflarda aldığı hallere nedense pek dokunulmamış, teğet geçilmiştir. Devrimci erkeğin içindeki toplumsal erkeği öldürmek, cins intiharını gerçekleştirmek gibi ağır bir sorum­luluk, sorun onları beklemektedir. Madem ki kadın özgürleştiği oranda erkek insanla-şacaktır. 0 halde, kendimizden başlamanın devrimci erkeklerde de pratik karşılığı ol­mak zorundadır.

Sosyalist kadın aydınlanması, sosyalist kadınların “devrimci cins bilinci”nin inşası ve geliştirilmesinde “kendinden başlama”nın önemine bir kez daha dikkat çekmekte yarar var. Bugün, yani sosyalist kadın aydınlanmasının 2. dalgasını geliştirme çabası koşullarında, eski sorunlara yeni sorular sormak özel bir önem, anlam ve değer taşıyor. Devrimci cins bilincini inşa etme ve geliştirme sosyalist kadını daha ileri düzeyde özgür­leşmekten, onun kendisini kadın kurtuluş mücadelesini kavrayışını derinleştirerek yeni­leme tam da burada eski sorunlara yeni sorular sormaktan geçiyor. Eski sorunlara yeni sorular sormak “eski bilinç ve kavrayışı” sorgulama ve aşmaya yönelmektir.

Geçtiğimiz sayıda, sosyalist kadın aydınlanmasında ideolojik teorik mücadelenin araçlarından biri olarak kadın atölyelerinin kurulduğu bilgisini paylaşmıştık. Hiç kuş­kusuz, kurulun kadın atölyelerinin işlevsel kılınması ve yaygınlaştırılması, devrimci ka­dın bilincinin oluşturulması derinleşerek büyümesinde önemli bir katkı sağlayacaktır. Var olan atölyelerde yürütülen eğitim ve tartışmalar, yeni biçim ve araçları pratik ola­rak açığa çıkaracaktır. Bu pratiğe katkıda bulunmak amacıyla; yapılan tartışmaların atölyelerin ürünlerini, eski sorunlara yöneltilen yeni sorular kapsamında gönderilen ya­zıları, deneyimleri yayınlamayı Sosyalist Kadın’da da tartışma yürütmeyi yararlı ve ge­rekli görüyoruz. Geliştirici ama sarsıcı, soran, sorgulayan, aydınlık bir tartışma yürüt­mek dileğiyle.. .

(*) Sorular, hem bireyleri hem de politik özneleri, kolektifleri muhatap almaktadır. Ancak yazım kolay­lığı, akış nedeniyle birinci tekil şahıs muhatap alınarak formüle edildiği dikkate alınmalıdır.

Leave a Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir