Geçtiğimiz hafta sonu eylemlerinin 143. Gününde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın zorla hastaneye kaldırıldığı bilgisi haber merkezlerine düştüğünde ilk aklıma gelen ayları, mevsimleri deviren bu iki direnişçinin morgun yanındaki bir hücreye koyulacakları oldu. İrkildim!..
Aylardır ölümün koynunda, ölüme meydan okuyan bu iki genç emekçiye, yakınlarına, onlar için kaygılanan tüm kamuoyuna işkence etmenin bir başka adıydı bu. Nuriye ve Semih’in o soğuk mahkum koğuşunda bilinçlerini yitirmelerini bekleyecekler. Bilinçlerini yitirdikleri anda da, serumu bağlayarak müdahale edecekler. Bu müdahale esnasında ya öldürecekler ya da bütün bir yaşamları boyunca korsakoflu yaşamaya mahkum edecekler!..
Bütün bir hafta sonu Nuriye ve Semih’le ilgili haberleri kaygıyla takip ederken, Pazartesi günü bir başka zalimane haberle irkildim!.. Her iki direnişçiyi de havalandırması bulunmayan, hastane mutfağına yakın, 20 metrekarelik bir mahkum koğuşuna koymuşlar!
Bu ne demek biliyor musunuz?!
Faşist diktatörlüğün zindanlarında baskı ve zulme direnen tutsakları hiçleştirmek, eylemlerinden vazgeçirmek için koğuş maltalarında mangal yaptıkları, yemek kokularıyla eylemi kırmaya çalıştıkları biliniyor. Ancak, eylemin ilerleyen günlerinde bu tür saldırılar eylemcide yemek yeme isteği yerine, sadece ve sadece korkunç bir mide bulantısı ve tiksinti uyandırır!..
Çünkü, açlık grevi yirmili günleri geçtikten sonra, eylemcinin vücudundaki hassasiyetler artar! Küçücük bir dokunma büyük bir acıya neden olurken, en küçük bir koku, mide bulantısına ve kusmaya yol açar. Zaten eylem otuzlu günleri aştıktan sonra da, kusma bir rutine dönüşür ve duyduğunuz her koku, içtiğiniz her damla su ciğerlerinizi ağzınıza getirir. Açlık grevinde son nokta ise hıçkırık nöbetleridir…
Şayet eylemci saf B1 vitamini kullanıyorsa, yukarıda belirtiğim tepkiler biraz daha zamana yayılır. Lakin vücudun tepkileri değişmez. Türkiye’de saf B1 vitamini üretilmiyor. Hapishane doktorlarının saf B1 yerine tutsaklara B kompleks vitamini yazmaları da Adalet Bakanlığı’nca en son PKK ve PAJK’lı tutsakların yaptığı süresiz açlık grevinde yasaklanmıştı.
Pazartesi günü Nuriye ve Semih’in hastane mutfağına yakın hücrelere konulduğu haberini okuyunca, anında kendimi 1996 yılının yazında buldum.
69 gün süren Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu eylemi zamanın Adalet Bakanı Mehmet Ağar’ın 6 Mayıs genelgesiyle uygulamaya koymayı planladığı Eskişehir tabutluğunun açılmasına karşıydı. Adalet Bakanlığı’nı bin operasyonun altında imzası olan Mehmet Ağar’dan teslim alan Refah Parti’li Şevket Kazan’ın ilk icraatı eylemi karalamak olmuştu. Kazan tutsakların taleplerini görüşmek yerine; “eylem öncesinde kantinleri boşaltmışlar, gizli gizli yiyorlar” demişti. Bir kaç gün sonra Kazan’ın bu kara propagandasına ilk yanıt İstanbul-Ümraniye hapishanesinden eylemin 63. gününde Aygün Uğur’dan gelmişti.
Ölümler başladığında İstanbul Tabip Odasından bir heyet, Adalet Bakanlığı’ndan izin alarak Bayrampaşa Hapishanesi’ne ziyarete gelmişti. Türkiye ve Kürdistan hapishanelerinde 14 Temmuz 1982 Amed, Metris’te 1984’de gerçekleşen ölüm oruçları ve uzun süreli açlık grevleri deneyimine sahiptik. Onlarca tutsağın katıldığı bir ölüm orucu eylemi ise bir ilkti… Ve hapishane koğuşları, keskin asit ve ölüm kokuyordu.
Aygün’ün yıldızlaşmasıyla ilerleyen süreç, bir kaç gün içinde, Altan Berdan Kerimgiller, İlginç Özkeskin, Hüseyin Demircioğlu, Ali Ayata, Müjdat Yanat, Ayçe İdil Erkmen, Tahsin Yılmaz, Yemliha Kaya, Hicabi Küçük, Osman Akgün, Hayati Can şehit düştü. Eylem 69. gününde Adalet Bakanlığı’nın tutsakların taleplerini kabul etmesiyle bitirildi.
Türkiye ve Kürdistan hapishanelerinde o tarihten sonra da sayısız defa açlık grevleri, 7 yılı bulan ölüm oruçları yapıldı… Faşist diktatörlük her defasında tutsakların hücre hücre erimelerini seyretti… Bilinçleri yitince de, müdahale işkencesini devreye koydu.
Şimdi sırada, Nuriye, Semih ve Esra var! Ve onları yaşatmak kesinlikle biz duyarlı kamuoyuna düşüyor!..