-III-
Kota Yetmez 50/50 Eşitlik
Kadınların oy hakkı mücadelesi, Finlandiya hariç (1903) 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra 21 ülkede başarıya ulaşmıştır. 0 tarihten günümüze kadar uzanan bir dalga biçiminde, tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Bir kazanım olarak “oy hakkı”, kadınların seçme ve seçilme haklarını ifade etmektedir. Ancak, siyasetin erkeğin tekelinde olması, bugün bile kadm-politika ilişkisini esas olarak oy vermekle sınırlandırmıştır. Bu sınırlandırmanın temelinde de, toplumsal cinsiyetin rol dağılımı yatmaktadır. Çünkü cinsiyetçilik kadının yerini; ev, ailenin ihtiyaçlarının karşılanması, çocuk, hasta ve yaşlılara bakmak olarak belirlemiştir. Bu yolla kadının erkeğe bağımlılığı sürekli kılınmıştır, iki cins arasındaki çelişki, erkek egemen sermaye sisteminde de; politik alanın erkeğin istek ve çıkarlarına göre biçimlenmesini sağlar. Bu durum, siyasal alanda kadınların kendilerini kadın kimlikleriyle ifade etmelerini; erkekle eşit olarak temsil edilmelerinin önünü de kapatmıştır, kapatır.
Kadınların cins olarak siyasal alanda özneleşmele-rinin, erkekle eşit koşullarda var olmalarının önündeki engeller, onların toplumsal ve ekonomik konumlarıyla belirlenir. Bu nedenle, toplumsal ilişkilerde, kurumsal yapılarda temel değişiklikler sağlanmadan, kadınların siyasette temsil edilmesinde sorunlar değişik düzeylerde yaşanmaya devam eder.
2. Dalga feminizm (*) olarak adlandırılan ve başta Avrupa ve Amerika’da yaşanan; 1960’lardan 1980’lere kadarki süreç, feminizm bakımından yeni bir örgütlenme dönemi olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemin en temel sorunu; siyasette özel ile kamusal alanın birbirinden ayrıştırılması, kamusal alanın erkeğin tekelinde bulundurulması, kadının özel alana hapsedilmesidir. Feminist hareketin bu duruma karşı geliştirdiği yaklaşım “kişisel olan politiktir” tanımlamasında somutlaşmıştır. Yine kadınların gündelik yaşamda cinsel nesne olarak algılanması, kürtaj yasağı, tecavüzün ağır cezayı gerektirmeyen, bir suç olması, erkekler gibi meslek sahibi oldukları halde ailede kendilerinden salt ev işi beklenmesi gibi, kadınlara “ikinci cins” muamelesi yapılmasına karşı çıkarak örgütlendikleri süreçtir. Tartışılan temel sorunlardan biri, kadınların siyasal alanda temsiliyeti olmuştur. Pozitif ayrımcılık, kota, tam denklik ya da parite yöntemleri, bu tartışmalarda kadınların siyasal alanda temsiliyetini sağlamak, arttırmak için çözüm önerileri olarak kadın hareketlerinin gündemlerine girmiştir. Ve fiilen de 1970’li yıllarda kadınların parlamentolarda temsiliyetini sağlamanın, geliştirmenin bir yolu olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, bu tartışmayı iki alt başlıkta yapmak isabetli olacaktır. Birinci alt başlıkta, genel olarak kadınların burjuva partilerde ve parlamentolarda temsiliyeti üzerinden sorunu ele alacağız, ikinci alt başlıkta ise; devrimci, komünist parti ve örgütler bakımından sorunun nerede durduğuna bakacağız.
Burjuva Siyasette Pozitif Ayrımcılık, Kota, Parite…
Pozitif ayrımcılığı; kadın ile erkeğin siyasal alanda eşit temsiliyetini sağ-I ay m caya kadar, pratikte varolan koşulların, kuralların kadınlar lehine bozulmasının, işletilmesinin, yasalarda ve parti tüzüklerinde temel siyasi bir ilke olarak yer alması, benimsenmesi biçimde tanımlayabiliriz.
Kota; siyasal alanda kadınların temsiliyetini arttırmayı sağlayan bir yöntemdir. Kadınların siyasal alanda temsiliyetini belirleyen kotanın içeriğine dair şunları söyleyebiliriz:
Siyasal alanda kadınların temsiliyetini artırmak; bu alanda erkekle eşit koşullara sahip olmasını hedeflemek, sağlamak.
Toplumun yarısını oluşturan kadınların, siyasal yaşama aktif katılımlarının önündeki engelleri kaldırmak.
Kadınların siyasal alanda temsil edilmemesi ya da eksik temsil edilmesi sorununu çözmek.
Siyaseti erkek işi olmaktan çıkarmak; bu alanda erkeğin tekeline son vermek.
Erkek siyasetin, vitrin dizaynında, kadının nesneleştirilmesine son vermek. Bizzat politikanın içinde yer almak, özneleşmek. Kadın iradesinin siyasal alana taşınmasını sağlamak.
Erkek egemenliğinin siyasal alanda yarattığı ortama, alışkanlıklara, davranışlara, dile ve gündemine müdahale etmenin, değiştirilmenin yollarını açmak.
Kadınları, özel olarak, kendilerini ve toplumu ilgilendiren konularda karar verme, çözüm üretme gücüne kavuşturma.
Kadınların siyasete ilgisini arttırmanın yanı sıra, fiilen katılımını da büyütmenin yollarından biridir.
Siyasal alanda özneleşen kadınların değişimi, erkeğin de değişip dönüşmesinin koşullarının oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Geçerken küçük bir not olarak; kotanın siyasal alan dışında da, sendikalarda, meslek birliklerinde, derneklerde, bazı iş kollarında, mesleklerde de uygulanabilecek bir yöntem olduğunu belirtmeliyiz.
Dünyada kadınlar için kota uygulaması 1970’lerde başlamıştır. Devletlerin ya da siyasal partilerin kota uygulamasına geçmesi bizzat kadın örgütlerinin bu doğrultuda yürüttükleri mücadelelerle gündemleşmiş ve pratikte uygulanmaya başlamıştır. Dünya genelinde kotaların hızla yayılmasına ilişkin “Cinsiyet Kotaları- Eşitlik için Bir Anahtar”(**) isimli projenin ulaştığı sonuçlara dair kısa bir özet yapacak olursak; kota uygulamasına dair ülkeler iki kategoride ele alınmaktadır. Birinci kategoride anayasa ve seçim sistemlerinde yaptıkları yasal düzenlemelerle kota sistemini uygulayan ülkeler yer almaktadır. Bunlardan Fransa, Yunanistan, Arjantin, Ruanda’nm da içerisinde yer aldığı 15 ülkede kota uygulaması anayasayla düzenlenmiştir, ispanya, Belçika, Hindistan, Endonezya, Mısır, Brezilya, Bolivya, Makedonya’nın da dahil olduğu 41 ülkede ise kota, seçim yasalarıyla belirlenmiştir.
ikinci kategoride yer alan ülkelerde; siyasi partiler kendi istekleriyle parti tüzüklerinde kota sistemini düzenlemişlerdir. Uygulamada en yaygın olarak bu sistem 69 ülkede uygulanmaktadır. Başta Avrupa ülkeleri gelmek üzere; Kanada, Çin, Tayland, Cezayir, Avusturya’yı örnek olarak verebiliriz.
Kota uygulayan ülkelerde yapılan araştırmalarda şu tür sonuçlar açığa çıkmıştır:
Kota yönteminin uygulanmasında her ne kadar kadınların siyasal alana katılımında hızlı bir gelişme kaydedilmiş olsa da, sorunlar da yaşanmıştır. Fransa’nın pratiği bu konuda tipik bir örnek oluşturmaktadır. Fransa anayasal düzenleme ile kota sisteminin, hatta “50/50 parite”yi benimsemiş olmasına rağmen kadınların parlamentodaki temsiliyetinde 84. sırada yer almaktadır.(***) 2002 seçim sonuçlarına göre 574 sandalyeli Fransız parlamentosunda kadınlar 70 milletvekiliyle temsil edilmektedirler. Senatoda ise bu rakam; 2004 seçim sonuçlarına göre, 331 sandalyeden yalnızca 56’sı kadınlarındır.
Fransa örneğinden de anlaşılacağı gibi, bir kuralı yasallaştırmak kadar; o kuralın uygulanabilmesi için gerekli önlemleri almak, düzenlemeleri yapmak da o kadar önemlidir. Birçok ülkede ilgili yasanın uygulanmasında şu tür sorunlar açığa çıkmıştır:
Kadınlar listelere yerleştirilirken, liste sıralamasına dair özel bir kural yoksa; kadınların listelerde seçilemeyecekleri arka sıralara yerleştirildikleri gözlenmiştir.
Yasaya uymayan partilere düşük para cezaları biçiminde yaptırımlar uygulanması; özellikle büyük partilerin kadınları seçilebilecekleri sıralara yerleştirmek yerine, para cezası ödemeyi tercih etmelerini getirmektedir. Burjuva politikanın tipik ikiyüzlü karakteri burada da açığa çıkmaktadır.
Demek ki, kadın örgütleri ya da hareketlerinin, ister genel olarak parlamentolarda, isterse de herhangi siyasi parti ya da örgütte temsiliyetini artırmak, erkekle eşitlemek bakımından alınacak önlemlerin, konulacak kuralların uygulanabilirliğine dikkat etmenin yanı sıra; önleyici tedbirler de almaları gerekir. Kota yönteminin uygulanmasında açığa çıkan bir diğer dikkat çeken nokta da şudur: Özellikle askeri faşist cuntaların uzun yıllar baskı ve zulmüne maruz kalmış Latin Amerika ülkeleri ile yine soykırım ve savaşlar yaşamış Afrika ülkeleri; Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Afganistan ve Irak gibi ülkelerle, eski Doğu Avrupa ülkeleri, Ortadoğu’da yer alan bazı ülkelerde cinsiyet kotası uygulaması, yeni anayasa oluşturma aşamasında gündemlerine girmiştir.
Hiç kuşkusuz, her bir ülkede kota uygulamasının düzeyi pratikte değişiklikler göstermiştir. Bazı kotalar, aday adayı havuzunu biçim olarak benimserken, bazıları da, seçilmiş politikaları hedefler. Yine ayrılmış koltuklar, sabit kota, oranlı kota ve fermuar sistemi de kota biçimleri arasında yer alırlar. Ve özel olarak; bütün dünyada 1970’li yıllardan itibaren kadınların siyasal alanda temsiliyetinin arttırılması yolunda kaydedilen gelişmelerin esas olarak kadın hareketlerinin mücadeleleri sonucunda elde edildiğini tekrar pahasına olsa da ifade etmeliyiz.
Bugün dünyada, kadınların işlerin yüzde 70’ini yaptığı; ancak refahtan paylarına yüzde 1 gibi bir oran düştüğü; siyasal karar mekanizmalarında da yüzde 13,9’la temsil edildikleri açıklanmaktadır. Bu konuda üç noktanın altını çizmekte yarar var.
Birincisi; bütün önleyici tedbirlere rağmen kadınların burjuva siyasetteki yeri hala erkeklerle eşit düzeyde temsiliyeti bir yana yüzde 13,9’larda seyrediyor olmasıdır.
ikinci olarak; kadınların siyasal alanda temsiliyetinin ulaştığı düzey, gerçekte orta ve burjuva sınıftan kadınları kapsamaktadır. Burada da burjuva siyasetin sınıf farklılıklarını gizleme çabası dikkatlerden kaçmamalıdır.
Üçüncü olarak da; verilen istatistikte detaylı bir sınıflandırma yerine yapılan genellemeyle, burjuva kadın ile işçi, emekçi kadınlar arasındaki fark yok edilmeye çalışılmıştır. Bu veride rahatlıkla işlerin yapılmasında işçi ve emekçi kadınların çoğunluğu oluşturduklarını söyleyebiliriz. Ancak refahın paylaşılmasında da tam tersi bir durum söz konusudur. Ve işçi, emekçi kadınların payına düşen oran çok daha düşüktür.
Dünyada genel olarak kadınların siyasal alanda temsiliyetine ilişkin genel durum böyle olsa da; bugün kadın örgütlerinin gündeminin merkezinde pozitif ayrımcılık ve kota yönteminin yanı sıra, tam denklik/parite uygulaması durmaktadır.
Parite; siyasal alanda, yani parlamentoda, yerel yönetimlerde, kabinelerde ve bütün karar mekanizmalarında kadın ile erkeğin yüzde 50/50, tam eşitliğinin sağlanması demektir.
16 Eylül 2008 tarihinde Avrupa Kadın Lobisi tarafından başlatılan “50/50 eşitlik” kampanyasına ilişkin yapılan açıklamada hedef şöyle belirlenmiştir:
“2008’de dünyada parlamento koltuklarının yüzde 82’sine, Avrupa’da ise yüzde 77’sine erkekler sahip oldu. 2009’da Avrupalılar yeni bir Avrupa parlamentosu seçecek ve yeni bir Avrupa Komisyonu belirlemiş olacak. Seçilen ve atanan kişilerse, Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek. Demokrasi için 50/50 kampanyasıyla siyasette kadm-erkek eşitliğini hedefliyoruz.”
Türkiye’de de 82 kadın kurumu, Avrupa Kadın Lobisi’nin (AKL) bu kampanyasına destek verdiklerini açıkladılar. Ve siyasal bir güç olarak bu kampanyanın en güçlü bileşeni DTP’dir.
Siyasal alanda kadınların temsiliyetinde dünyadaki adaletsizliğin Türkiye özelinde çok daha büyük olduğunu belirtmeliyiz. Bu coğrafyada, pozitif ayrımcılığın kadınla erkek arasındaki var olan eşitsizliği gidermek ilkesel bir sorun olarak görülüp kabul edilmesi bir yana, gündemlerine dahi girememiştir. Kotayı kadın örgütleri dile getirdiklerinde de, burjuva siyasette erkekler anında birlik oluşturabiliyorlar. Karşı çıkışlarını kotanın anayasadaki “eşitlik” ilkesini bozacağı iddiasına dayandırıyorlar. Oysa, gerçekte anayasa da yer alan “eşitlik” ilkesinin hiçbir maddi karşılığı yoktur. Kadın ve erkekler, yaşamın diğer alanlarında olduğu gibi, siyasal alanda da hiçbir zaman eşit koşullara sahip olmamışlardır. Bu eşitsizlik ezen ve ezilenler bakımından da böyledir, işbirlikçi sermaye egemenliği ezen-ezilen ve cins çelişkisi üzerinde yükselmektedir. Dolayısıyla, burjuva siyasetçilerin iddiasının aksine ne pozitif ayrımcılık, ne de kota uygulaması “eşitlik” ilkesine aykırı değildir. Ve bu iddiaları, egemen sınıfın siyasetindeki ikiyüzlülüğün kanıtlarından biridir.
Pozitif ayrımcılık ve kota sistemine dair anayasa, seçim yasası ya da burjuva partilerin tüzüklerinde yer verilmeyerek karşı iddialar geliştirilmesinin iki temel nedeni var. Birinci neden; coğrafyamızda kadın hareketinin zayıf olmasıdır, ikincisi ise; bu coğrafyada erkek egemenliğinin burjuva siyasetteki gücüdür.
Kota yöntemine karşı burjuva siyasette şöyle bir tablo mevcuttur:
Çiller zamanında DYP yüzde 10 kota koymuş. Ancak pratikte bunu karşılayacak bir adım atılmamıştır. Sonraki yıllarda da her seçim döneminde o günkü siyasal atmosfere bağlı olarak kadınlar DYP’nin vitrininde nesne olarak bile oldukça sınırlı bir yere sahip olmuşlardır. 2007 seçimlerinde de Mehmet Ağar’m politikalarında geleneksel tutum devam etmiştir.
DSP programında, tüzüğünde kadınların siyasal alanda etkinleştirilerek önünün açılmasına dair herhangi bir yöntem, önlem gündemlerine girmemiştir. Durumu “geniş ve etkin demokratik katılım” ifadesiyle idare etmektedirler.
CHP, Komünist Enternasyonale üye olmanın gereklerinden biri olarak yönetim kademelerinde yüzde 25 kotayı kabul etmiş olsa da, bunun hangi düzeyde uygulandığına dair maddi bilgilere ulaşmak maalesef mümkün olmamıştır. Ancak, CHP’nin de genel ve yerel seçimlerde kadınlara birer vitrin malzemesi olarak muamele etmesi, onun bu konudaki pratiğini yeterince açıklamaktadır.
MHP bu tartışmaya “kota kadm-erkek eşitliğine aykırıdır” diyerek, bizzat kadın kolları tarafından noktayı koymuştur.
Fazilet Partisi için bırakalım kotayı cins sorununu bile kabul etmediğini “Öncü Türkiye için Elele, Kalkınma Programı”nda ilan ediyor. Ve diyor ki:
“Adaletin vatandaşlar arasında din, dil, ırk, mezhep ve düşünce ayrımı yapılmaksızın gerçekleştirilmesi ve kanun önünde eşitliğin sağlanması devletin asli görevidir.”
Gelelim AKP’ye. Program ve tüzüğünde kota ya da pozitif ayrımcılık yer almamaktadır. Tutumlarını, 2007 yeni yasama yılının TBMM’deki açılış resepsiyonunda KA-DER Başkanı Av. Hülya Gülbahar’m kota talebini gündeme getirmesi üzerine Erdoğan’ın verdiği yanıtla paylaşalım:
Erdoğan’ın ilk tepkisi AKP’nin tüccar zihniyetiyle örtüşür. “Kadın mal mı ki kota koyalım!” der. Ve Erdoğan’ın dile getirdiği diğer açıklamalar; gerici-dinci AKP’nin siyasal alanda kadınların temsiliyetiyle ilgili tutumunu özetlemektedir.
“Kotayı ben eşitlik olarak almıyorum. ABD’de kota var mı? Fransa’da kota kaç? Sen Ruanda mı olmak istiyorsun, buyur Ruanda ol. Kotayı kadına saygısızlık olarak görüyorum.”****
Erdoğan bu tartışmaların gündemde olduğu dönemde AKP Yerel Yönetimler Kadın Şurasının açılışında yaptığı konuşmada AKP’nin kota konusunda ki görüşlerini şu sözlerle dile getirdi:”Bazı dernek çıkmış diyor ki; kota koyun. Afedersiniz, erkeklerin ianesine mi teslim edeceğiz hanım kardeşlerimizi? Bu işte tabii ki ehliyet, liyakat arayacağız. ‘Nasıl olsa kota var, bunu buraya koymamız lazım’ dediğiniz zaman olmaz. Ondan sonra yarın bunun bedeli de ayrı bir şekilde ödetilir.”*****
AKP’de kadınla her alanda kurulan ilişkiyi dinin gerici esaslarının belirlediğini biliyoruz. Dolayısıyla bırakalım “kadınları erkeklerin ianesi”ne teslim etmeyi; kadınlar AKP dahil, tüm burjuva partilerde erkek egemenliğine teslim edilmiş, baskı altına alınarak köleleştirilmişlerdir. Dolayısıyla, Erdoğan’ın bu söylemi berbat bir demagojiden öte bir anlam taşımamaktadır.
Bütün burjuva partiler, faşistiyle, gerici-dincisiyle, sosyal-demokratıyla bir anda “eşitlikçi” kesilirken, hangi eşitlik sorusuna hiç dokunmazlar, iş kadınların “ehliyet, liyakat”tan yoksun oldukları vurgusunu yapmaya geldiğinde ise, oracıkta kadınlara karşı birleşirler.
Burjuva siyasette pozitif ayrımcılık ve kotaya yaklaşım bu tarzda seyrediyor. Peki ya legal alanda mücadele eden ilerici, reformist, yurtsever partilerde durum ne?
Öncelikle bu konudaki hukuksal ve pratik yaklaşımlarıyla, başta DTP gelmek üzere ÖDP’yi ayırmalıyız.
DTP, önceli DEHAP tüzüğünden devraldığı pozitif ayrımcılık ilkesi başta gelmek üzere, kadınların siyasal alanda kazanımlarmı pekiştirecek, durumunu değiştirecek bir dizi kuralı da aynen korur. DEHAP’ta belirlenen yüzde 35 cinsiyet kotasını DTP yüzde 40’a çıkarır. Eşbaşkanlık sistemiyle kadınların en üst düzeyde erkekle eşit temsiliyetini sağlar. Bütün parti örgütlerinde yerel ve genel seçimlerde belirlenen kotaya DTP fiilen de uyar. Kadın kolları DTP’de özerktir. Ve 2008 yılında oluşturulan DTP Kadın il ve ilçe Meclisleriyle, siyasal alanda kadınların önünün açılması, temsiliyetinin büyütülmesi hedeflenmiştir. Ayrıca DTP, Avrupa Kadın Lobisi’nin “50/50 eşitlik” kampanyasının bu coğrafyadaki başta gelen destekçisidir.
Pozitif ayrımcılık ve kotaya tüzüğünde yer veren ÖDP ise kotayı; her düzeyde yüzde 33 olarak belirlemiştir. Ancak koşulların bu durumu oranı aştığı her durumda uygulamanın kadınlar lehine olacağını da belirtmiştir.
Bu iki parti dışında, pozitif ayrımcılık ve kota konusunda diğer partilerde geleneksel erkek egemenliği sürmektedir, ister genel ve yerel seçimler olsun, isterse de parti örgütlerinde kadınların katılımını sağlamanın, yükseltmenin biçim ve araçlarından kota ve pozitif ayrımcılık ilkesine program ve tüzüklerinde yer verilmemiştir. Bu tartışmalar, EMEP’inden TKP’sin hiçbirinin gündemlerine bile girmemiştir. Yakın zamanda kongresini gerçekleştiren EMEP’in 35 kişilik MYK’sma yalnızca 4 kadının girmiş olması; EMEP’in bu konudaki durumunu yeterince açıklamaktadır.
Tesadüf mü, İlgisizlik mi, Duyarsızlık mı?
Pozitif ayrımcılık ilkesi, kota ve parite… Kadınların siyasal alanda temsi-liyetini sağlamanın, arttırmanın biçimleridir. Burjuva siyasette ve legal alanda örgütlenmiş siyasi partilerin bu konudaki yaklaşımlarını genel ve yerel seçimlere; partilerin örgütsel yapılarına, tüzüklerine bakarak değerlendirdik. Böyle bir değerlendirmede kaçınılmaz olarak, burjuva parlamentoda kadınların temsiliyeti konusundaki pratikler ağırlık noktasını oluşturdu. Ancak, bazı devrimci, komünist politik öznelerin seçimlerdeki sınırlı deneyimlerini dışta tutacak olursak, bu parti ve örgütlerin önemli bir kesimi seçimlere katılmıyor. Varolan deneyimler üzerinden de bu konuda değerlendirme yapmak isabetli/doğru olmaz. Bu nedenle, pozitif ayrımcılık ilkesinin kota ve parite uygulamasında devrimci, komünist parti ve örgütlerin hukuklarında bir yeri olup olmadığı üzerinden bir tartışma yapmak gerektiğini düşünüyoruz.
Kadın hareketinin gündemine giren birçok talebin devrimci, komünist parti ve örgütlerde gecikmeli olarak gündemleşmesi ya da uzunca bir süre gündem olamaması dikkate değer bir durumdur. Bu ilgisizlik ya da eksikliğin nedenlerini iki temel noktada toplamak mümkün. Birincisi; bu politik parti ve örgütlerin saflarında mücadele eden kadın kadro ve militanların hangi düzeyde kendi sorunlarını sahiplendikleri, bilince çıkardıkları, bir cins bilinciyle örgüt içi mücadele yürütüp yürütmedikleridir. ikinci olarak da; program, tüzük ve örgütsel işleyişleriyle erkek doğan devrimci, komünist parti ve örgütlerde kadınlarla kurulan ilişkide fiilen erkek egemenliğinin devam etmesidir.
Devrimci, komünist parti ve örgütlerde, 20. yüzyılın başlarında kadınların devrime, sınıf mücadelesine kazanılması gerektiği fikir gündemleşmiştir. III. Enternasyonale bağlı komünist partilerin, kadınlar arasında faaliyetin özel olarak örgütlenmesinin biçim ve araçlarının oluşturulması kararı alınmıştır. Bu doğrultuda da; kadın kurulları, komisyonları kurulması, partili ve partisiz kadın konferanslarının örgütlenmesi gibi biçimler önerilmiştir. Ancak, Uluslararası Komünist Kadın Hareketi’nin o döneme ait belgelerinden; Enternasyonale üye birçok partinin bu karara karşı ayak dirediğini biliyoruz. Türkçeye çevrilmiş kaynaklardan incelediğimiz kadarıyla, bu kararı uygulayan en güçlü partilerde dahil olmak üzere, komünist partilerde kadınların yönetim ve karar organlarında temsiliyeti hep geri düzeylerde olmuştur. Komünist partilerin tüzüklerinde de, kadınların parti yönetimlerinde temsiliye-tini arttırmaya yönelik pozitif ayrımcılık, kota ya da parite gibi herhangi bir önlem yer almamıştır.
Bugün açısından illegal örgütlenmiş devrimci, komünist partilerin örgütsel bileşimi, yönetici organlar ve karar mekanizmalarında kadınların hangi oranda yer aldıkları, temsil edildiklerine dair verilere dayanan somut bir tartışma yapmamız mümkün değil. Ancak, genel olarak devrimci ve komünist politik öznelerin tüzüklerinde pozitif ayrımcılık ilkesinin ve kota yönteminin yer almadığını biliyoruz. Bu sorunların ilgili parti ve örgütlerin yayın organlarında somut bir sorun olarak gündemlerine girmemesi de, bir tesadüf olmasa gerek. Çünkü onlar (değişik düzeylerde istisnalar hariç) işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınlar arasında devrimci faaliyetin özel olarak örgütlenmesi, özel biçim ve araçların yaratılması gerektiğini güncel politik bir görev olarak görüp ilişkilenmemektedirler. Durum bu minvalde olunca da; kadınların politik alanda temsiliyetini arttırmak, erkek kadro ve militanlarla koşullarını eşitlemenin yollarından pozitif ayrımcılık ilkesi, kota ya da parite gibi önlemler almak bir yana, tartışmıyorlar bile…
işçi, emekçi, ev emekçisi ve genç kadınların devrimci, komünist politikaya katılımlarının önünde sayısız zorluklar ve engeller var. Devrimci, komünist politikanın görevi tam da bu engellerle, zorluklarla savaşmak ve aşmak; kadınların etkin ve sürekli katılımını, özneleşmelerini sağlayacak yönde ilerlemektedir. Bu doğrultuda kimi politik öznelerde anlamlı gelişmeler vardır, kiminde olumlu kıpırdanmalar görülmektedir. Ancak burada temel noktayı, kadınların devrimci parti ve örgütlerde temsiliyetinin her düzeyde arttırılması, özneleşmesi, koşullarının erkekle eşitlenmesi oluşturmalıdır. Yine, pozitif ayrımcılık temel siyasi bir ilke olarak tüzüklerde ifade edilmekle kalınmamalı; kota yöntemi benimsenmeli ve hedefe 50/50 eşitlik konulmalıdır.
* XVIII. yüzyılda erkeklerle eşit yurttaşlar olmadıklarının farkına varan orta ve burjuva sınıftan kadınlar; cinsiyete göre farklı/aşan çifte ahlakı, toplumsal ve ekonomik olarak kadınların dışlanmasını reddederek, siyasal taleplerini yükseltirler. Kadınların özgürleşmesinin tüm toplumun özgürleşmesi sonucunu doğuracağı fikrini ortaya atarlar. XX.yüzyılın ilk çeyreğine kadar yürüttükleri mücadelenin içeriği başta oy hakkı için mücadele oluşturur. Kadınların ekonomik ve hukuksal eşitliğinin sağlanması için savaşım da yine bu dönemin temel ayaklarını oluşturur
**21-22 Nisan 2007’de İstanbul’da düzenlenen “Kadınlar ve Politika” seminerinde bu proje çalışanlarından Lenita Fredenvall’in yaptığı konuşmadan yararlandık. Bu konuşma metninin Türkçesi; Amargi Yaz 2007, Sayı 5’deyayınlanmıştır.
***Bkz. Siyasette Kadın – Erol Tuncer
**** Radikal Gazetesi, 2.10.2007
***** Radikal Gazetesi, 2.10.2007