Bazan havalandırmadan gökyüzüne tilililer eşliğinde neşeli kahkahalar yükselirken… Bazen de hüznün, öfkenin, üzüntünün sessizliği kaplar ortalığı. PKK’li kadın arkadaşlarla kaldığımda öğrendim her 15 Şubat’ta oruç tuttuklarını, o günü bir yas günü olarak kendi kendileriyle iç hesaplaşma, arınma günü olarak yaşadıklarını…
Bu nedenle 15 Şubatlarda koğuşlardaki hayat belirtisi en aza iner, eylemlerden haber alma çabası artardı.
Geçtiğimiz hafta sonu Strasbourg yürüyüşüne katılma koşulum doğduğunda anında koğuşdaşlarım düştü aklıma.
Neredeyse tümünün böyle bir yürüyüşe katılmak, önderlerinin özgürlüğü için avazı çıktığı kadar slogan atmak isteyeceğinden emin olduğumdan, onlar için de bu yürüyüşe katılmak; onların gözüyle, onların yüreğiyle mitingi izlemek istedim.
Heidenheim’den ablam ve torunu Yağmur’la yola çıktığımızda sabahın 05.30’uydu.
Otobüs şafağa doğru yol alırken, Gebze Hapishanesi’nden koğuşdaşlarımla sessiz bir sohbetin eşliğinde, onlara yazacağım mektupta bugünü nasıl anlatacağımı düşünürken, uyuya kalmışım.
Gün aydınlandığında, saatime bakıp koğuşdakilerin o anda nelerle meşgul olduğunu düşünüyordum ki!
Kaptanın yanıbaşındaki mikrofondan 15 Şubat’ın Kürt halkı bakımından anlamına ilişkin Cengiz arkadaşın konuşmasıyla kendime geldim. Bilirsiniz, bu tür yolculuklarda toplu sohbetler yapmak, marş, şarkı, türkü söylemek adettendir. Yürüyüşün anlamına ilişkin yapılan konuşmanın ardından kendimi mikrofon başında bulunca…
Tahliye olduğumda kendi kendime verdiğim sözün gereği, koğuşdaşlarımı anlattım yol arkadaşlarıma.
Beni uğurlarken Çiçek hevalin; “Heval yıllardır o kadar çok arkadaşı uğurladık ki, senin ardından ağlamayacağız” deyişini, Sabire’nin boynuma sarılarak sesini sesime katıp “ciranım her sabah uyandığımda kafamı sola çevirip kime rojbaş diyeceğim” diyerek ağlayışını… O akşam IMC Tv’de Banu Güven’in programında ilk gençlik yıllarında tutsak düşen ve şimdilerde 40’lı yaşlarında olan koğuşdaşlarımı anarken, A-3 koğuşu sakinlerinin televizyon karşısında beni izlerken nasıl bir duygu seline kapıldıklarını boğazıma yerleşen o koca düğümü yutmaya çalışarak paylaştım.
Hani Nazım usta “Hapiste Yatacak Olana Öğütler” şiirinde;
“İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin/ Kuyunun dibindeki taş gibi / Fakat öbür tarafın/ Öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına/ Sen ürpermelisin içerde/ Dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.” der ya!
Hapishanede birer canlı cenaze olmayı reddeden siyasi tutsaklar da mapusluğu aynen böyle yaşarlar!
Dışarıda yaşanan her güzel gelişmeye büyük bir sevinçle, coşkuyla ortak olurken; olumsuzluklar karşısında derin bir üzüntü ve öfkeyle metin olmaya çalışırlar…
Yol arkadaşlarıma mapuslar bakımından hatırlanmanın, mazgaldan uzanan mektup demetinden çıkacak dost sıcaklığının ne büyük bir sevinç kaynağı olduğunu söyleyip, içeridekileri asla unutmamaları gerektiğini belirttim. Yerime döndüğümde aklımda koğuşdaşlarım, yüreğimde onlar için yürüyecek olmanın huzuru ve mutluluğuyla otobüsün penceresinden sessizce dışarıyı seyredip, tek tek günlerimi, aylarımı, yıllarımı paylaştığım dostlarımı düşündüm…
Gülazer, Çiçek, Tilda, Şadiye, iki Tekoşin, Aze, Nurcan, Behiye, Fidan, Gülizar, Gönül, Ferda, Süreyya, Ruşan, Newroz, Rengin, Şilan, Zeynep, Rojbin, Özlem, Türkan, Beyaz, Şükran, Xebat, Aslı, Ümran, Meryem yade, Hacer, Ebru, Sabire… ve şu an etkinliklerde, ortak alanda karşılaşıp da isimlerini bilmediğim ya da hatırlayamadığım onlarca kadın mapusdaşım için Cumartesi günü Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için yürürken, hem onlar adına, hem de onların özgürlüğü için yürüyor olmanın sevincini yaşadım gün boyunca…
Attığım her adımda bu senin için, bu da tüm tutsakların özgürleşmesi için diyerek içimden geçirirken… Bir gün hapishane kapılarının açılacağına olan inancımla, tüm tutsaklar ve özellikle de devletin beton duvarlar arasında ölüme mahkum ettiği hasta tutsaklar için daha fazla çalışmak, mücadele etmek gerektiğinin altını bir kez daha kalınca çizerek ayrıldım alandan…